30 Mayıs 2018 Çarşamba

GEÇ DEĞİL


Gurur, kibir, nefs bizleri bu hayatta geciktiren, doğru ve güzel bir şey yaptığımız da bizlere engel olan tabloyu oluştururlar. Kalp kırmak yerine gönül yapmak gerek, gecikmek yerine tam zamanında harekete geçmek gerek…

Kalp kırdığımız zaman, kalbini incittiğimiz o insandan özür dilemek bizlere o kadar güç geliyor ki sanki canımızı istiyorlar. Oysa ki bu kadar gurur bizi iyi bir insan mı yapacak? Hayır. Özür dilemek içimizden geldiği vakitte ise nefs aklımıza girerek; “artık çok geç boşver, konu kapandı bile” diyerek bizi durdurur. Oysa ki hiçbir şey için geç değildir. Bizler hatasız olsaydık, hiçbir yanlış yapmasaydık insanoğluna bunca uyarı yapılır mıydı? Bizler hata yapabiliriz ancak bu hatayı düzeltmek için gecikmiş sayılmayız, çoğu durumda bu geçerlidir.

Özür dileyerek gururumuz incinmesin, bugün gururumuzdan, kibrimizden dolayı özür dilemez isek yarın kalbini kırdığımız kişinin yaşayıp, yaşamayacağı ne malum… O yüzden hiçbir şey geç olmadan harekete geçmemiz gerekir. Bu mesele sadece özür meselesiyle sınırlandırmamak gerekir. Hayallerimiz olabilir, güzel ve doğru olan hayaller… Bu hayalleri gerçekleştirmek elbette ki Rabbimizin elinde lakin o hayalleri başarmak için ilk adımı atmak bizim elimizde…

Hayallerimizi gerçekleştirmeye çalışırken nefsimiz ve şeytan birtakım engeller çıkartır karşımıza ve bu engeller bizi bir zaman sonra yıldırabilir ve pes ederiz. Zaman geçtikçe o hayallerimiz tozlu raflarda duran kitaplar gibi bir kenara atarız; “artık o hayalleri gerçekleştirmek çok geç” diyerek…

Dünya klasiklerinden tanıdığımız Tolstoy’un bir felsefesi vardır. Tolstoy’un 67 yaşında7 yaşında ki oğlunu kaybeder ve yaşadığı derin üzüntüden çıkmasına yardımcı olması için bir dernek, yazara bisiklet hediye eder. Tolstoy kimseye aldırış etmeden bunalımdan çıkmak için bisiklet sürmeyi öğrenmeye karar verir ve çok geç sürmeyi öğrenir. Bu olay felsefe de; “Tolstoy’un Bisikleti” olarak anılır. Yani şu düşünce öne sürülmektedir: “Hiçbir şey için geç değil, yeter ki vazgeçme, diren…”

Benim dedem, zamanında Kuran-ı Kerim okumak yada öğrenmek nasip olmamış. 2 sene öncesinde dedem kafaya koymuş: “Ben Kuran-ı Kerim okumayı öğrenmek istiyorum.” diye… Hal böyle olunca 5 vakit gittiği camiinin müezzininden yardım istemiş ve Allah razı olsun o kişi de yardım etmiş, öretmeye çalışmış. O zaman 87 yaşında ki dedem 3 ay gibi kısa bir süre içerisinde okumayı öğrenmiş ve şimdi kendi hatim’ ini okuyor. Bu çok güzel bir durum, vazgeçmedi, ben yaşlıyım zaten bizden geçmiş diye düşünmedi ve azmin zaferine ulaştı.

Aslında asıl mesele, harekete geçmekte, bizler harekete geçtiğimizde gururumuzu ve kibrimizi atlatmış oluyoruz hatta bu duruma üşengeçlikte ekleyebiliriz. Sonrasında sadece nefsimiz ve şeytanın vesveseleriyle baş başa kalıyoruz. Bu engelleri aşmak için çabalamanın yani harekete geçmeyle birlikte buna destekleyici olarak Allaha dua etmeye devam edeceğiz. Dua etmek amacımıza daha emin adımlarla gitmemizi sağlayacaktır. Hiç değilse bazı şeyler için artık çok geç düşüncesi oluşmayacaktır…  
                          

DEVAMINI OKUYAYIM

21 Mayıs 2018 Pazartesi

TOPLUM ZİHNİYETİ





İstiklal Marşımız meydanlarda okunduğu zaman çoğu kişi saygısından ne işi varsa bırakıp hazır ola geçiyor. Bu çok güzel bir durum gururlanılacak bir durumdur. Lakin bakıldığında aynı meydanda Kur’an-ı Kerim okunduğunda sesli olarak bu sefer az kişi saygısından dinliyor. Oysa ki Araf Suresi 204.ayette Allahu Teala: “Kur’an okunduğu zaman, hemen onu dinleyin ve susun! Umulur ki, rahmete erdirilirsiniz.” diye buyuruyor. Bu durumda bir terslik yok mu?
            Aslında burada anlatmak istediğimiz; İstiklal Marşımıza bu denli saygı gösterenler Kur’an-ı Kerim’e neden bu saygıyı göstermiyor.” değil. Mesele şu bizler toplum olarak baskıyı sevmiyoruz ama baskı altında gibi davranıyoruz. Şöyle ki; Marşımız okunurken birkaç kişi bir anda hazır ola geçip saygı duruşunda duruyor, bunu gören diğer bazı insanlar sırf onlar öyle durdu diye; “biz işimize devam edersek birisi bir şey der ortam gerilmesin.” diyerekten dururlar. Kim ne yaparsa bizde onu yaparız ki dışlanmayalım diye, koyun sürüsü taktiği de diyebiliriz. Kimse yanlış anlamasın ki bizim sözümüz böyle yapan insanlara gönlü mert, özgür insanlara değil, bizleri yanlış anlamalarına gerek yoktur.
            Bu durum sosyal medyada da böyle aslında; birisi hakkında yapılan kötü, yanlış veya yalan haberin altına hakaret edici yorumlar yapıyoruz, klavye delikanlıları gibi, hiç araştırma yok kim ne dediyse biz de onu diyelim. Birkaç gün sonra o haberlerin, o kişi hakkında karalama kampanyası yapılsın diye çıkartıldığı tespit edildiğinde özür dilenmeye başlanıyor. Hal böyle olunca hakaret edenler, bu sefer övgüler yağdırıyor. Neden? Çünkü, dışlanmak istemediğimizden kaynaklanıyor.
            Şu an ki durumumuz; bize dokunmayan yılan bin yaşasın, atasözüyle bağdaşıyor. Bizler bazı olaylara tavrımızı koyuyoruz ama canı gönülden mi yoksa birileri yaptı bizde yapalım diyerekten mi? İşte asıl ince çizgimiz, anlatmak istediğimiz nokta burasıdır.
            Kudüs’te, Gazze’de, Arakan’da olaylar oluyor. Çoğu kişi yapılan bu zulümler hakkında sosyal medyadan bir şeyler paylaşıyor; “lanet olsun sana İsrail …… çocukları” gibi yorumlar, paylaşımlar oluyor. Böyle diyen çoğu insana hadi savaşa gidelim desen gelemeyecek kişiler var. Laf olsun diye konuşuyoruz çoğu zaman, bunu yapmak yerine elimizden küfür etmekten başka ne gelir onu düşünmek gerekir.         
             Toplum olarak hep beraber hareket etmek zorunda zannediyoruz kendimizi çoğu zaman, önümüzde bir öncü olacak ve bizde onu takip edeceğiz. Gerçekten genel manada bakacak olursak yakın bir zamandır bu durumdayız. Kendi başımıza yaptığımız bir hareketi, “yanlıştır yapmayayım, hor görülürüm” diyerek bu korku veya ne derseniz bu duruma o haldeyiz.
            Toparlayacak olursak; canı gönülden yüreğimizden geçen düşünceleri uygulayalım, o ne yapmış bu ne yapmış diyerek özgür düşünceye sahip olamayız. Söylediklerimizde, uyguladıklarımızda yüreğimizde bulunan cesaretle hareket etmeliyiz. Koyun sürüsü olmaya gerek yok…  

DEVAMINI OKUYAYIM

5 Temmuz 2017 Çarşamba

YENİDEN BAŞLAMAK MI?

       Düşünce ve önerilerinizi bekliyorum... Yeniden başlasam nasıl olur? Ne dersin özlediniz mi Davet eden İnsanı???

       Çelişki içindeyim...

DEVAMINI OKUYAYIM

26 Şubat 2016 Cuma

...YAŞAM...

Yaşarken ölür mü hayat?...
Saniyeler ilerliyor ve gözleriniz şu an da bu yazıya odaklanmış durumda… Siz bu yazıya odaklanırken başka bir yerlerde ne oluyor haberiniz var mı? Kaç tane ölüm oluyor kaç tane dünyaya gelen günahsız melek yavrular doğuyor bunları bilemezsiniz, bilemeyiz…
Her şey bir düzen içinde doğumlarda ölümlerde ve hatta yaşama sımsıkı tutunmada… Öyle bir kafa karıştırıcı bir durum ki onca insanı şu koskoca içinde ne olduğu hala kesin olarak bilinmeyen bir dünyanın üzerindeyiz. Yer çekimi denilen bir kuvvetle ayağımızı yere sağlam basıyoruz en doğal tabirle, gündüzü aydınlatan geceyi aydınlatan, ay ve güneş var… Her durum biz düzen, bir denge içinde giderken niye bu kadar boş bir hayatımız var? Neden boş kaldığımız kadar dolu da kalmıyoruz? Niçin uykularımız çok gezmelerimiz çok… Neden artık sadece para için çalışır olduk? Bir soru biter diğeri sorulur bu böyle devam eder, meselenin aslı biz hangi ara bu kadar değiştik…
Dünya değişiyor öyle mi? Herkesi paranın kölesi yapmak isteyenlerin sesi artık daha çok çıkmakta, çünkü iyilik yapılırken bile kaç para vereceksin sorusu soruluyor.
Geçenlerde çoğunluğun genç olduğu bir ortamda şu soru yöneltildi: “Çok paranız olsa ne yaparsınız?” böyle bir soruya verilen cevaplar can sıkıntısı oluşturuyor: “Gezeriz yani hani yeriz içeriz, araba alırız, tatile çıkarım.” gibi cevaplar, biz yatmaya çok hasretmiş gibi gezmeye çok hasretmiş gibi bunlar dile getiriliyor…
Dünyanın üzerinde yaşayan insanların düşüncesi her an değişmekte, önceden saliselerin hesabını yapan insan şimdi günlerin hesabını yapıyor. Onca insan doğuyor ve her doğan çocuğun düşünceleri ailesine göre şekilleniyor… Onca insan ölüyor arkasında pişmanlıklar, yaşanmışlıklar neydik ne olduk diyor çoğu yaşlı insan… Hayat değişiyor, ritim değişiyor lakin biz kendi ritmimizde kalalım varsın başkaları bize uysun…
 Toparlayacak olursak şimdi: “Başta doğum, ölüm dedi, şimdi ise gezme tozma diyor bu adam ne yazmış böyle?” diyebilirsiniz. Şunu söylemek isterim ki bu okuduğunuz her bir kelime gönlünü zengin etmeye, iman sevgisiyle yeşermeye çalışan bir gencin düşünceleridir. Ondandır ki bu gencin canı yanmaktadır bu durumlara ve nasıl kalemden kağıta dökeceğini tam olarak becerememiştir… İnşaallah anlayabilmişsinizdir biz anlatamasakta…
DEVAMINI OKUYAYIM

1 Ekim 2015 Perşembe

...AKIL YOK...

            Akıl yok, sorun yok. Problem yok, çözüm yok. İnsan yok, dünya yok. Ekmek yok, kavga yok. Savaş yok, barış yok…

            Yokluk olsaydı her şey daha farklı olmaz mıydı? Her şeyin daha fazlası hep elimizin altında, bunlardan sıyrılmak gerekirdi. Beceremedik, tökezledik, bocaladık ve sonunda insanlığı yok ettik.
           
            Hep başkalarına baktık, kendimizi eleştirmedik. Hep başkalarını yargıladık, kendimizi yargılamadık. Bir kez olsun haksızlığımızı kabullenemedik. Kendi doğrularımızı hiçbir zaman değiştirmedik. Ne oldu? İyi mi oldu. Düşüncesizce davranışlar, yok olmamıza sebep oldu. Farkında değil misiniz? Yok oluyoruz. Bedenimiz olduğu gibi duruyor ama vicdanımız, aklımız değişiyor. Biz değişiyoruz. Dönüp kendimize bir bakalım. Başkalarına tavsiyelerde bulunmaktansa kendimize tavsiyeler verelim.

            Bu dünya kalp kırmaya değmez, üzülmeye değmez. Aklımızı neden kullanmıyoruz. İzlediğimiz, okuduğumuz her şeyi doğru biliyoruz. Peki, bunun doğruluğunu neden araştırmıyoruz? Allah aşkına şu aklımızı bir kullanalım…   

            Derler ki; tarihten ders çıkarın… Ama sadece derler, hangi tarihten bahsediyoruz ki bir saniye öncesi bizim için tarih, hani ders alıyor muyuz? Ya hu bir saniye, bir dakika veya bir hafta öncesini kendine ders edinemeyen insan koskoca yılları mı kendine ders edinecek?

            Yıllar yılı hep aynı sıkıntı düşüncesizlik, akılsızlık, cahillik, bilmezlik… Yabancılar bizden kat kat iyi düşünce bakımdan, bakın onları övüyorum kendimizi değil de onları tutuyorum… Ne kadar acı verici bir durum onlar akıllarını kullanabiliyorlar. Peki, biz? Bizde akıl çok kullanan yok. Yok, yok, yok… Çok olan aklımızı yok gibi kullanıyoruz. Meyvenin tazesi güzeldir, insanın düşüncelisi… Düşün ey dostum! Sen de düşün ki dünya doğru düşünen, hakkı düşünen insan görsün…


            Yokluktan var eden Allaha şükürler olsun ki düşünecek bir akıl vermiş bizlere…
DEVAMINI OKUYAYIM