29 Aralık 2014 Pazartesi

...YIL(AN)IN BAŞI...

fotoğraf:Google'dan
   “Onların: “Ey Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve ayaklarımızı sağlam tut ve kâfir kavme karşı bizlere yardım et” demekten başka bir sözleri de yoktu.” diye buyuruyor Rabbimiz Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerimde… Bu duayı ettikten sonra duaya iştirak etmemek ne büyük bir acı…
   Her yılbaşı, televizyon kanalları başta olmak üzere yaşadığımız şehrin neredeyse her tarafı çam ağaçlarıyla çeşit çeşit süslerle süsleniyor. Sebebi; yeni yılın gelmesiymiş. Herkes oynayacak, gülecek, eğlenecek tabi en sonunda belki de yanacak, belki diyoruz çünkü “Hüküm Allahındır”…
   Bir işe başlayacaksak inşallah deriz, birisinin bebeğini gördüğümüzde maşallah deriz, dikkat ettiyseniz hep Allah lafzını kullanıyoruz lakin mesele yılbaşı olunca: “Allahı da bir gün unutalım.” diyoruz ne kadar dilimizle telaffuz etmesekte yaptıklarımız bu cümleye tekâmül ediyor. Ne garip değil mi? Eğlenceler kutlamalar diyoruz aslında tamamıyla efsanelerden oluşan Noel’i bizler büyüte büyüte sanki gerçekte kutlanması farz olan bir şey haline getirdik.
   Noel diyoruz da hangimiz kendimize şu soru soruyor: “Ya hu bu Noel nerden gelmişte kültürümüzde yer bulmuş?” bu soruyu belki bazılarımız soruyordur, sorduğumuz zaman kaynaklar bize şu cevabı veriyor: “Efsanevi Hıristiyan inanışına göre; miladi 4.yüzyılda yaşamış olan Aziz Nikolaos adındaki Hıristiyan azizi, Roma İmparatoru Konstantin’in rüyasına girmiş ve idama mahkûm edilen üç subayı kurtarmış. Bu olaydan sonra adı yayılan Nikolaos hayır kurumlarının, loncaların çocukların ve bazı şehirlerin koruyucu azizi olarak benimsenmiş ve daha sonra Noel Baba olarak anılmış.” efsane çılgıncaymış gerçektende bizim Göktürklerin Ergenekon destanı gibi… Bu Noel Baba, bizim Dede Korkut’tan daha popüler, hem de kendi kültürümüzde…
   Şimdi baktığımızda reklamlara bile konu olmuştur bu Noel saçmalığı, Amerikalıların rüyayı büyütmesiyle de bu Noel Baba’nın bir zamandan sonra havada yürümek zor olduğundan buna 8 tane ren geyiği almışlar, sonra köpek almışlar. Altına da bir kızak çekmişler daha sonra da ona görev vermişler her bacadan içeri oyuncak at diye, bizlere de bu şaçma hikâyeye inanmamız beklenmiş ve maalesef neyin ne olduğunu bilmeden inanmışız.
   Çoğu televizyon dizilerinde bu konu ilgi odağı oluyor ve nasıl fikirlerini bize empoze ettiklerinin farkında bile olmuyoruz. Hıristiyanlar eğlence yapmasının sebebi kendi inançlarına göre Hz. İsa(a.s)’in doğum günü olduğundan kutluyorlar. O günlerde hediyeleşiyorlar, her yeri süslüyorlar, vur patlasın, çal oynasın şeklinde bir gün geçiriyorlar. Kendimize soralım biz neyi, neden kutluyoruz. Birisi eğlence diyince aklımız çalışmıyor herhalde; “eğlence nerde biz orada.” diyerek günaha doğru ilerliyoruz.
   Noel’le yılbaşı birbirinden farklıdır ama birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Sözüm o ki bilmediğimiz sadece geçmişten gelen anlatımlarla Noel denilen bir şeyi kutluyoruz. Sırf eğlenmek için, o günlerde hindi kesiyoruz, her yıl olduğu gibi sokaklara akıyoruz ve en son olarak üçten geriye sayıyoruz. Düşündüğümüz zaman saçma değil mi? 3, 2, 1 yuppiiiii… Bu nedir ya, düşünerek hareket edelim. Öyle yerlerde bulunmak bile bizlere, imanımıza zarar veriyor. Ayrıca Kurban Bayramında iman edip Kurban kesenlere hakaretler savururken; “hayvan katilleri” diyerek bizi aşağılamaya çalışırken, yılbaşı günü hindi kesilirken bu kişiler nerede? Evde tombala çekiyorlardır herhalde…
   Gözler görmek istemiyorsa, kulaklar duymak istemiyorsa gerçekler daima bizden uzaktadır. Hadis-i şerifte: “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa onlardandır.” buyruluyor. Peki, bizim yaptığımız nedir? Onların yaptıkları gibi eğlenmek… Yazık ki aklımız varken düşünerek hareket etmiyoruz. Bizler böyle olduğumuz sürece hayatımız günah yoluna doğru sürüklenecektir ve onlar yani İslam düşmanları amaçlarına ulaşacaktır.

                                                 Aklın varsa yılbaşı kutlamayı,

                                                           Bir daha DÜŞÜN!
DEVAMINI OKUYAYIM

22 Aralık 2014 Pazartesi

...ŞÜKÜR GEREKTİREN NİMETLER...

Ufukta bir güneş,
Belirsin artık!
   Allahu Teâlâ’nın bize verdiği hediyeler vardır. Milyarlar değerinde veya trilyonlar değerinde değil, paha biçilemez değerde ki hediyeler…
   Düşündüğümüz zaman bu hediyelerin bir anda aklımıza gelmesi çoğu kişiye göre olanaksız. Aynı bulmaca sorusu gibi “paha biçilemez hediyeler” o zaman şimdi aklımızı düşünme aşamasına sevk edelim.
   Size şimdi bir teklif bulunacağım, aynı teklifi bana da bir başkası yapmıştı. Güzel bir teklif lakin karşılığında istenilen vermek istemeyeceğimiz bir şey… Teklif şu: “Sizlere 50 trilyon, bir villa, en güzelinden bir de araba ve son olarak size Türkiye’yi yönetme fırsatı veriyorum.” çok uçtuk ama olsun, karşılığında isteyeceklerim yanında bunlar hiçbir şey…
   Karşılığında ise şunları istiyorum: “50 trilyon karşılığında gözlerinizi, villa karşılığında kulaklarınızı, araba karşılığında dilinizi, Türkiye’yi yönetme karşılığında aklınızı” çok güzel teklif bence değerlendirebilirsiniz. Aslında şaşırmış olabilirsiniz, Furkan kafayı sıyırmış diyebilirsiniz. Diğer türlü düşünecek olursak, anlatmak istediğimizi de anlamış olabilirsiniz.
   Teklifi yükseltebilirim ama karşılığında boyutu küçük değeri büyük olanı da isterim. Dünya dolusu para karşılığında sizden kalbinizi istiyorum…
   Bu söylediklerim ayrı olarak verilemez, hepsi bir arada, paket gibi yani, istediklerim kısacası şöyle: “Görmeyeceksiniz, duymayacaksınız, konuşamayacaksınız, düşünemeyeceksiniz ve son olarak yaşamayacaksınız yani canınızı istiyorum...” Para bizim değerlimizdir diyebiliyoruz hataya düşüp, hani para değerliydi. Ne oldu? Olan şu; canımız karşılığında dünya dolusu serveti reddettik.
   Rabbimizin bize verdikleri karşısında düşüncelerimizle, yaptıklarımızla hala yanlış yolda olduğumuzu bilerek ve isteyerek ilerliyoruz…
   Bunu soran kişi 50 trilyon vereceğim dedikten sonra şunu söylemişti: “Bu para karşılığında bana hep dua eder misin? Beni her yerde anlatır mısın? Bunu sadece 50 trilyon karşılığında yapar mısın?” bu sorular karşısında şaşırmıştım.

   Şaşırdığımı görünce asıl manayı anlatmaya başlamıştı: “Allahu Teâlâ bize verdiği paha biçilemez nimetlerin karşılığında biz O’na kulluğumuzu tam yapamıyoruz. O’nu her yerde anlatamıyoruz çünkü bilmiyoruz O’nu öğrenmeye çalışmıyoruz.” asıl mana ufkumu genişletmişti.
   Ufukta bir güneş belirmişti, dünya malını bu kadar çok isterken, Allahın bize verdiği nimetler karşılığında yerimizden kalkmıyoruz…
                   
                                           Mevla’yı anarsan tüm uzuvlarınla,

                                  Onlarda Ahirette seni anar. Sakın unutma!  
DEVAMINI OKUYAYIM

15 Aralık 2014 Pazartesi

...KALEM DİLE GELİNCE...


Düşüncelerin kalemden kağıda dökülme isteğiyle,
Kalemin kağıtla buluşma anı...
   Düşünceler çoğalıyordu, zihni bulanma derecesine gelmişti. Bir çıkar yol bulup düşüncelerini toparlaması gerekiyordu ama nasıl? Bu soruyu Ömer günlerce, haftalarca düşünmüştü ama ne yazık ki düşünceleri hala aynı durumdaydı. Sade ve şekilsiz düşünceler…
   Düşündüğü o kadar çok şey vardı ki hangi düşüncesini toparlasın bilemiyordu. Ömer, bu aralar düşünceliydi ama bir o kadarda düşüncelerini gerçekleştirmeyen bir kişi olmuştu. Güzel düşüncelerini, öğrendiği bilgileri hoş sohbet çerçevesinde insanlığa o düşünceleri yaymak Ömer’in ilk isteğiydi. İsteğini yapmak için bazı adımlar atması gerekiyordu.
   Atması gereken ilk adım ise: “İNANÇ” hedeflerini şekillendiren düşüncelerine inanıyordu. İnanması gerekiyordu yoksa insanlar Ömer’e inanmazdı. Hem düşünecek olursak gerçekleşmesine inanmadığımız bir projeye insanların inanmasını nasıl bekleyebiliriz ki… Ömer adım atmaya devam etmeliydi. Hedefine az kalmış olabilirdi bunu düşünmek bile Ömer’i motive etmeye yetiyordu ve Ömer ilerliyordu ikinci adımı atmak istiyordu.
   İkinci adımı ise: “DOĞRULUKLARI ARAŞTIRMAK” inandığı yolda sadece HALK için değil de HAKK için yürümenin doğru olduğundan hedefindeki yanlış düşünceleri kaldırması gerektiğini anlıyordu. Halk için yürüdüğü yolun sadece dünyalık olacağını biliyordu.
   Mesele hem Dünya’ya hem de Ahiret’e çalışmak. Tek tarafa yönelmek Ömer’in doğru bulmadığı bir seçimdi. Araştırmalara hız kesmeden devam etmek istiyordu. Bunlar aklında planladığı düşüncelerdi; önce bir amaç olacak bu amaç hedef halini alacak ve hedeflere inanılacak. İnanıldığı vakit doğrular araştırılacak… Ömer, yattığı yerden düşüneceğine eline kâğıt kalem alıp yazmayı tercih etmiyordu. Adımlar çok ama adımları atan yok.
   Kendi kendine: “Ömer, ne istiyorsun, neden bu kadar düşünüyorsun, dünyayı sen mi kurtaracaksın, niye başının ağrımasına sebep oluyorsun…” nefsi üşengeçliğini aşıp Ömer’in kanına girmişti. Bir yandan da vicdanı veya kalbinin sesi konuşmaya devam ediyordu: “Ne mi istiyorum; insanlık bilinçlensin istiyorum, insanların görebildiği halde gözlerini kapatıp yanlışları görmemesini istemiyorum bilakis doğruları gözü varken, kulağı varken hatta düşünebiliyorken bilsin istiyorum.
   Herkesin bir şeyler yapmasını istiyorum; insanlık için… Ahiret için bir şey yapmalarını istiyorum… Ama sen, sen, sen yapıyor musun Ömer? Söylesene düşünmekten başka ne yapıyorsun. Düşüncelerini kendine saklamaktansa başkalarına aktarmayı denesene Ömer… Senin yüreğin yok mu Ömer? İnsanlık cahiliye devrinin bittiğini zannediyor. Oysaki cahiliye devri her geçen gün biraz daha artıyor Ömer. Hiç değilse bir yerden başla bir şey yap. Ya Allah BİSMİLLAH de ve başla Ömer…” vicdan denilen soyut kavram an itibariyle Ömer’in yüreğine saplanan ateşli bir mızraktı sanki…
   Ömer vicdanının söylediklerine rağmen düşüncelerini başka insanlara aktarmanın ilk adımı olan: “Yazma” kısmını yapamıyordu. İşte o an son kozunu oyuna sürme vaktiydi: “Koşul sunma” Ömer kendisini koşullandırmanın en iyi yol olacağını düşünerek: “Eğer bir hafta içinde amacımı gerçekleştirmek için gideceğim hedefte yol kat etmem lazım ve en az 5 sayfa düşüncelerimi yazacağım. Eğer yazmamış olursam… Saçlarıma elveda demek zorunda kalacağım. Düşünceleri kâğıda dökmek karşılığında saçımı kestirmek… Güzel anlaşma, bu koşul bana iyi geldi yoksa hareket edeceğim yok.” çözüm basitti yapmak Ömer’e kalmıştı ve Ömer ilk defa bu kadar kararlıydı…
   Artık düşüncelerini kâğıda dökmesi gerektiğini biliyordu ve kalem dile geliyordu…

                                                      Düşünceler gün olur,

                                                          Kalemden kâğıda dökülür…   
DEVAMINI OKUYAYIM

7 Aralık 2014 Pazar

...İDEALİST İNSAN...

Ufukta bir fikir var,
Gerçekleştirebilirsek ne mutlu bize...
   Güzel hayallerin veya güzel fikirlerin peşinde koşan, hayallerini gerçekleştirmek isteyen idealist insanlar, Allahın izniyle hayallerini gerçekleştirebilirler. Peki, bu cümledeki idealist insan nasıl birisi acaba önce ona bakmak lazım…
   İdealist kelimesinin kökü idea’dan gelir. İdea kelime manası olarak düşünce demektir falan bunlardan fazlaca bahsetmeye gerek yok. Kelimenin derinlemesine inmeden her zaman dediğimiz gibi işlevine bakalım.
   İdealist insan düşündüğü fikirlere sıkı sıkıya bağlı ve bu fikirleri gerçekleştirmek için elinden gelenin fazlasını yapmaya çalışan, günün yarısını uyuyarak geçirmeyen, teknolojiyi her zaman keyif için değil de düşüncesini veya hayalini biraz daha geliştirmek için kullanan insandır. Bu tanım daha da uzar ama kısa ve öz olarak yeterlidir sanırım.
   İdealist olmayı herhalde herkes ister ama her zaman olduğu gibi idealist olmak düşüncelerimizde yatar, hatta yatmakla kalmaz uykuya dalar. Her insan yalnız kaldığında düşüncelerini işleve dökmek için kendisiyle sohbet edebilir. Bu çoğu insanda geçerlidir.
   Geçen gün, bende aynı düşünceler içindeydim. Hayallerinin peşinden koşmak isteyen bir insan olarak düşüncelerimi ortaya dökerek başladım kendimle sohbet etmeye: “Furkan, bak diyorsun ki hayallerim var ve bu hayallerinin insanlığa faydalı olacağını düşünüyorsun. Peki, gerçekleştirmek için ne yapıyorsun, ben sana söyleyeyim; “yatıyorsun değil mi?” aslında yatmadığın zamanlarda var o zaman ne yapıyorsun… Dur tahmin edeyim; “arkadaşlarınla geziyorsun değil mi?” ve hala bunlara rağmen hayallerim var, ben idealist bir insan olacağım, insanlığa faydalı olacak fikirlerimiz var diyorsun ama bunları gerçekleştirmek yerine tam tersi bir performans sergiliyorsun. Her düşüncenin sonunda tabi Allahın izniyle diyorsun, Allahın yardımıyla diyorsun çok güzel ama yattığın yerden Allahın yardımını beklemek müminin yapmayacağı bir harekettir.” kendimle olan konuşmam aynen bu şekilde oluyor. Aslında sizde bu konuşmayı bir yerlerden hatırlamış olabilirsiniz. Kendinizle de böyle sohbetlere girmişsinizdir belki kim bilir…

   Aklınızda, idealist bir insanın yapması gerekenler biraz da olsa oluştu sanırım. Bu söylediklerimizin hepsini biliyor olabilirsiniz ve bildiğinizden dolayı: “Bunu neden okudum ki, ne katacak bu yazı bana.” diyor olabilirsiniz. Hatta bende böyle bir yazı okusam belki bende aynı ifadeyi kullanacağım ki kullanırsam yanlış bir düşüncede olduğumu söylemek isterim çünkü bu yazılarda bir bakıma ilaç gibidir, ağrı kesici gibi…
   Hasta olduğumuzda bizi iyileştirecek bazen tek ilaç olmayabiliyor. Hatta aynı ilaçlardan sabah, akşam devamlı içtiğimiz bile oluyor sadece iyileşmek için… Yazdıklarımızda aynı bunun gibidir yani bu yazıya benzer binlerce yazıyla karşılaşmış olabiliriz fakat ilaçlara devam ettiğimizde nasıl ki iyileşme evresi hızlanıyorsa bu yazılarında her biri bizleri idealist bir insan olma evresinde hızlandırabilir…

                                             İdeallerinin peşinde koşan,
                                                 İdealist insanlar oluruz inşallah…
DEVAMINI OKUYAYIM

1 Aralık 2014 Pazartesi

...KIRIK KALPLER...

Kalp kırmak yerine,
Gül koymak gerek kalbe...
   Şimdi sizden bir şey isteyeceğim. İstediğim sizi biraz şaşırtabilir: “Herhangi bir yakınınızın yanına gidip, bu arkadaşınız, anneniz, babanız, dedeniz veya başka yakınlarınız olabilir. Onların yanına gidip karşısında durduğunuz da elinizi yumruk yapıp tüm gücünüzle o sevdiğiniz, değer verdiğiniz yakınınızın yüzüne veya herhangi bir yerine yumruk atın. Sertçe, acımadan incitin en sevdiğiniz kişiyi…” herhalde bu kısmı okuduktan sonra aklınızdan şu geçiyor olmalı: “Ya bu ne diyor şimdi, söylediğinden bir şey anlamadım neyse bu işin sonunu nereye gidecek merak ettim.” çoğu kişide bu düşünce mevcut an itibariyle…
   Bu dediğimi yapmazsınız değil mi hiç değilse isteyerek yapmazsınız. Aslında gidip sevdiğinize yumruk atmak size çok saçma geldi ama şöyle de bir gerçek var ki; bu söylediğimi hepimiz ister istemez yapıyoruz.
   Nasıl yaptığımızı söylemeden önce şu soruyu sormak istiyorum: “Fiziksel olarak yumruk atmak mı daha çok canımızı acıtır, bizi daha çok incitir, yoksa sözlü olarak yapılmış hakaret, eleştiri veya söylenen herhangi bir kelime mi?” çoğu kişi 2.seçeneğin canımızı daha çok acıtacağını, bizi daha çok inciteceğinde hem fikir olduğumuzu zannediyorum.
   1.seçenekte vücudumuzda oluşan yaralar hiç değilse bir zamandan sonra geçer ama bizi incitecek olan bir söz duyduğumuzda bazen bu yara sarılamayacak kadar büyük ve iyileşemeyecek kadar olanaksız olur.
   Kalp bir kere kırılınca kalbin parçalarını yapıştırmak bir hayli zaman alabilir ama belki de o yaralar hiç yapışmayabilir. Yapışsa bile kırılan camları yapıştırdığımızda o camın önceden kırık olduğunu hep bildiğimiz gibi o kalbinde kırıldığını biliyoruzdur.
   İster istemez en yakınımızı nasıl incittiğimiz ortada aslında. İncitici bir söz,  kalbin inşaatına son vermektir. İnşaatın en altına bomba gibi bir söz söylendiğinde “BUMM” inşaat çöker…
   Kendimden örnek vermek gerekirse: “Dedem namaza gittiğinde, benimde gelmemi isterdi. Benim cevabım kalp kırmak için verilmese de dedemin kalbi kırılabiliyordu. Ben: “Dede biraz işlerim varda sen ikindi namazına tek git nasipse akşam ezanına birlikte gideriz olur mu dedem?” dediğimde dedemin üzülerek verdiği cevap: “Tamam Furkan.”dı.
   Burada önemli olan empati kurmak yani 80 yaşında ki bir insanın ne düşünebileceğine az da olsa kafa yormak gerekir. Fiziksel temas yok ama incinme var üzülme var işte demek istediğimiz tam olarak bu… Çoğu kişi gençliğinde, bende dâhil olmak üzere anne ve babamızın verdiği nasihatlere sert çıkışlar yapıyorduk.
   Güya büyüdüğümüzü düşünerek: “Artık beni çocuk yerine koymayı bırakın büyüdüm ben ya” diyorduk oysaki ailemizin bizim sadece iyiliğimizi düşündüğünü unutarak onlara böyle sert cevaplar veriyorduk. Bakıldığında farkında olmadan yumruktan daha sert bir vuruş yaparak sevdiğimiz insanları incitiyoruz. Bu incitmeleri biraz düşürmek için empati kurmamızın şart olduğunu biraz önce söylemiştik. Tekrar ediyoruz ki bu kural aklımızda yer etsin ve inşaallah yer eder…
   Biz bunları söyledikten sonra veya sizler okuduktan sonra bir daha kimseyi kırmamaya dikkat edeceğim diyorsanız kademe atlamışız demektir. Ama bundan sonra da aynı hataları yapmayacağız anlamına gelmiyor bu dediğimiz çünkü bazı olaylar yaşadığımızda yine ister istemez kalp kıracağız bunu sadece biraz önlemek adına empati kuralını unutmayıp hayatımıza nakşetmeye çalışacağız...

                     İncitici bir söz ile yumruğun arasında ki fark,

                        Soyut ile somutun arasındaki fark gibidir…
DEVAMINI OKUYAYIM

23 Kasım 2014 Pazar

...ÜRETEN TOPLUM...

Fotoğraf-Google'dan
Yattığımız yerden kınasak ne olur!
Yatarak icraata geçebileceğimizi nasıl düşünebiliriz ki...
   Dünyada yaşanan olaylardan dolayı artık toplumumuzda marka ürünlerine dikkat eder hale geldik. Aldığımız ürünün ne marka olduğuna, hangi ülkenin ürettiğine bakarak buna göre ürün seçiyoruz.
   Aslında lafı dolandırmaya gerek olmadığından direk olarak vereceğimiz bir örnekle açıklanacak bir durum; “İsrail’in birkaç senedir bazı ülkelere zulmettiği nerdeyse herkes tarafından kabul edilmiş bir harekettir. Bu olaylar yaşandığında bazı markaların satışından elde edilen parayla İsrail’e gönderildiği haberlerde de, sosyal medyada da ortaya çıkmış bir durumdur.
   Hatta bunları söylerken akla ilk gelen marka elbette ki; “CocaCola” şu anda da bakıldığında bazı şehirlerimizde CocaCola satımının durdurulması için yapılan çalışmalar haber bültenlerini doldurur hale geldi. Yapılması gereken davranışta zaten böyle olması gerekiyor.
   Eğer diyorsak ki: “Bu insafsız İsrail’e yardım edeceğime kellemi koparırım.” o zaman kelle kopacağına bakkaldan CocaCola veya bu hareketlerinde İsrail’e yardım gönderen başka markaları almayız. Öyle markaları alacağımıza onlar yerine başka marka alabiliriz. Anlatmak istediğimiz aslında dediklerimizin lafta kalmaması, icraata dökülmesi…
   Biz dersek ki: “İsrail’i kınıyorum.” ve bunu dediğimizde de elimizde yudumlamak için ağzımıza götürdüğümüz CocaCola varsa, dediğimizle yaptığımız haliyle bir olmuyor.
   Şöyle de bir durum var ki aldığımız telefon markaları bile zulmeden başka ülkelere ait olabilir, burada söylenende şu olabilir: “CocaCola almıyoruz da onların telefonlarını alıyoruz, hatlarını alıyoruz, arabalarını alıyoruz… O nasıl olacak?”  burada ki şahsi fikrim şudur ki; eğer bizim telefonlarımız yoksa arabalarımız yoksa üretmeye çalışmamız gerekecektir.
   Bizler birey olarak elimizden ne geliyorsa yapmaya çalışacağız. Burada da demiyoruz ki: “Herkesin araba yapması lazım, hemen bir telefon yapması lazım.” kesinlikle böyle bir şey yok. İlgi alanımız ne ise o yönde gelişmemiz ve topluma bunu fayda halinde sağlamamız lazım. Bizler mesela, kitap yazıp insanların bilgilenmesi yönünde çalışıyoruz.
   Demek istediğimiz budur: “Herkes kendi ilgi alanında gelişme göstersin.” böylece düşüncelerimizi lafta değil icraata dökmüş oluruz.

                                               Üretmeyen toplum,

                           Üreten toplumun hegemonyası altında ezilir…
DEVAMINI OKUYAYIM

17 Kasım 2014 Pazartesi

...SAYGI(SIZLIK)...

Hepimiz kul olarak aynı mevkideyiz,
Kul, kula değer verecek ki bulut taneleri gibi,
dağılmayalım...
   Saygısızlığa tahammül edemeyen bizler, bazı kişilere bazı durumlarda farkında olmadan veya farkında olup saygısızlık ediyoruz. Kendimize yapılmayacak bir davranışı başkasına sergiliyoruz…
   Saygılı olmak her insanda bulunması gereken bir vasıf ve karakter bakımından en önemli unsurdur. Saygının kelime anlamından çok işlevi ilgilendirdiği için yaşadığım bir olay konuya daha da açıklık getirecektir.
   Sabah kalktığımda ekmek almak için bakkala giderken psikolojik olarak kendimi mutlu bir gün yaşacağım hissiyatındaydım. Bakkala girdiğimde, gülümseyerek verdiğim selamı, bakkal sahibi, bilgisayarda oyun oynarken hiç duruşunu bozmadan bilgisayarın ekranına odaklanmış bir şekilde: “Aleykümselâm.” diyebildi. Psikolojik olarak o anda karşımdaki kişinin davranışına şaşırdım. Dükkânına bir müşteri geliyor ama dükkân sahibi yerinden kımıldamıyor, bunun sebebi ise çok komik; bilgisayarda onu ekrana bağlayan bir oyun…
   Yüzüne bakarak: “iki tane ekmek alabilir miyim?” dedim. Duruşunu hiç bozmadan ve yüzüme bile bakmadan şaşırtıcı bir yanıt geldi: “Tamam, ekmek poşeti orada asılı.” bunu öyle bir tavırla duyduğum için ciddi anlamda üzüldüm.
   Üzüntü sebebim insanların birbirine saygı göstermemesi, herhangi bir yerde de karşılaştığımız bazı insanların davranışıyla bu tespitimiz açıkça ortaya çıkıyor. Haliyle böyle bir davranış karşısında tutumum dükkândan; “Eyvallah.” diyerek çıkmak oldu. Artık çıktıktan sonra durup düşünmüş müdür; “Ben neden böyle bir tavır sergiledim” diye yoksa “Kim geldi la dükkâna, Allah Allah herhalde gaipten sesler duydum, neyse oyuna devam edeyim.” diyerek yaşanan olay sanki onun açısından hiç yaşanmamış gibi mi davranmıştır orasını Allah bilir. Tabi su-i zan etmek doğru değil, hüsnü zan ederek inşaallah ders çıkarmıştır düşüncesindeyiz.
   Bu ve buna benzer tavırları çarşıda, pazarda, okulda kısacası insanoğlunun bulunduğu her yerde şahit olmamız mümkün olabilir…
   Birbirimize saygılı davranmak zorundayız daha doğrusu İNSAN gibi davranmak zorundayız. Karşımızdakinin insan olduğunun farkındaysak insan gibi davranacağız.
   Hem kendimize yapılmasını istemediğimiz bir davranışı başkalarına yapmadaki zihniyetimiz ne olabilir acaba, bazen düşüncesizce davrandığımız olur lakin her zaman aynı tavırları sergiliyorsak aklımızda ki düşüncelerin yanlış olmadığına inanıyoruz demektir, hal böyle olunca yanlış düşüncelerin bizi yanlışa sürüklemeye devam edecek anlamına gelebilir.

                                         İnsan gibi davranırsak,

                                             İnsan muamelesi görürüz…      
DEVAMINI OKUYAYIM

9 Kasım 2014 Pazar

...DEĞİŞ(İ)ME DİREN...

Herkes bizim toplumumuzu örnek alıyorken,
Şimdi biz başka toplumlara özeniyoruz...
   Toplumun nasıl, ne yönde, ne şekilde değiştiğini son yüzyılda rahatlıkla görebiliriz…
   Toplumda bazı kesimler iyi yönde, bazı kesimler kötü yönde değişime uğruyor. Giyimde, davranışta hatta yeme içmede bile değişmelere uğradığımızı görüyoruz. Bakıldığında eskiden toplum içinde insanlar davranışlarına dikkat ederdi ama şimdi bakıldığında davranışlarımız başkasını rahatsız etse bile bunu dikkate almadan yanlış davranışlarımıza devam ediyoruz.
   Çarşıda pazarda gezerken yanımızdan geçen insanların rahatsız olacağını düşünmeden ağzımızdan yanlış kelimeler çıkıyor ya da yürürken terbiyesizce insanların yüzüne bakarak yere tükürmek gibi bir değişimde gerçekleşti.
   Eskiden böyle değildi diyoruz lakin eski dediğimiz belki 10 beklide 15 yıl…
   Giyimde artık modaya uymak için yarışır bir hale gelmişiz aslında, erkek, kadın fark etmeksizin daracık kotlar, pantolonlar, etekler giymeye başladık. Hatta bazı kot modelleri var ki boydan boya yırtık pırtık…
   Toplumumuz iyice giyim konusunda özgürleşiyor. Özgürleşiyoruz derken İslam’dan uzaklaştığımızın da farkında değiliz. Araf Suresi 26.ayette Allahu Teâlâ bizlere şöyle buyuruyor:  “Ey Âdemoğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Hayırlı olan, takva elbisesidir. İşte bunlar, Allah’ın ayetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar.” bizim bu durumda giyim konusunda nasıl hareket edeceğimiz anlaşılıyor herhalde…
   Ve son yılların vazgeçilmez hazır yemekleri, insanlığın hem sağlık açısından hem de tembellik açısından etkileyen; fast food yani ayaküstü atıştırmalık yiyecekler… Bu aralar iki adımda bir dürümcü, çiğköfteci, pizzacı görmek mümkün, hal böyle olunca hazır yemeğe rağbet çoğalıyor. Akşam işten veya okuldan çıkınca eve gidip yemek yapmaktansa bir yerde atıştırmalık yiyerek karnımızı doyuruyoruz.
   Alışkanlıklarımız, davranışlarımız hepsi değişiyor. Değiştiren unsurlara gelince üzülerek söylemeliyim ki benliğimiz bize kendi açımızdan yetmiyor…
   Açıkçası benliğimizi kaybediyoruz. Benliğimiz, özümüz elbette ki İslam ama bizler İslam dışı olan Avrupa tarzına özeniyoruz. Toplumumuz değişirken gelişsin derken açılarak saçılarak geri adımlar atıyoruz… Böyle bir değişime direnmemiz ve önlememiz gerekmez mi?

                                        Toplum, başka topluluklara özendiğinde,

                                                   Benliğini kaybeder…
DEVAMINI OKUYAYIM

2 Kasım 2014 Pazar

...TEK SEÇENEK, ÇOK VAZGEÇME...

Her yol bir yere çıkar diye gidebiliriz,
Lakin çıkmaz yollarda olabilir...
   Sorular sorulur, seçenekler verilir ve yapacak tek bir şey kalır; SEÇMEK…
   Her seçimin bir vazgeçiş olduğunu anlayamasak bile durum tamamen vazgeçiştir. Okulda girdiğimiz sınavlarda bile, önümüze 4 veya 5 seçenek bırakırlar ve bir tanesini seçeceğiz diye 4 şıktan vazgeçeriz. Doğru cevap o vazgeçtiğimiz 4 tanesinde olsa bile artık vazgeçtiğimiz şıklar arasına çoktan girmiştir.
   Okul sınavı diye somutlanmaktansa, Allah yolu örneğini vererek soyutlayabiliriz. Allahın yolu dediğimiz, hepimizin bildiği gibi yürüme yolu veya arkadaşlarımızla gezme yolu değildir. O yol Allah katında mertebesini büyütmek isteyenlerin, Allahın rızasını kazanmak isteyenlerin yoludur. Tabi sorulan soruda Allah yolundan başka seçeneklerde var elbet; şeytanın yolu, ateistin yolu, hıristiyanlığın yolu bunlarda bir seçenektir. Seçmek tamamen bize kalmıştır.
   Her seçim bir vazgeçiştir. Biz Allah yolunu seçiyorsak eğer diğer 3 cahiliye şıkkından vazgeçmişizdir. Eğer vazgeçemediğimiz kararsız kaldığımız seçenekler varsa gittiğimiz yol ya bilinçsizlerin ya da kararsızların yoludur.
   Nabza göre şerbet olduğu gibi, sorulara karşıda farklı farklı cevaplar vardır. Verdiğimiz her cevaptan sorumlu tutulabiliriz. Bu dipnot, sorulara cevap verirken dikkat etmemizi sağlar. Evlilik masasında sorulan soru bile buna güzel bir örnektir. Sorulan soru belli, seçenekler EVET ya da HAYIR… Evet dersek gelecekte olanlardan sorumluyuz. Hayır dersek o an içinde sorumlu oluruz. Seçtiğimizde sadık olmamız gerekir, hiç değilse sadık olmak için gayret etmemiz gerekir…
   Bizler Allah yoluna girmişsek büyük sorumluklar karşısında büyük fedakârlıklar yapmamız gerekir. Bu yolda haram yoktur, bu yolda farklı bir inanış yoktur, bu yolda kader vardır, iman vardır, Allah vardır ve O’nun sadık yardımcısı Hazreti Muhammed Mustafa(s.a.v) vardır…
   Fedakârlıklar büyüktür ki bu yol için değer fedakârlıklar denilebilir. Bu yolda haram ilişki yoktur lakin zamanı geldiğinde başlayacak ilişkiler vardır. Bu da fedakârlıktır aslında, sevdiğin insanı zamanı gelene dek görememek, buluşamamak ve zamanı geldiğinde kavuşmak…
   Biraz fedakârlık, biraz sabır, biraz özlem ama sonunda mutluluk olan bir fedakârlıktır… 
   Bu yolda çok değerli şeyler olsa bile bunun farkına vakıf olsak dahi bu yolda yüz çevirenlerimiz vardır. Yüz çevirdiğimizde bilinçsizlik yoluna girmiş oluruz.

                                             Her seçtiğimiz karşılında,

                                                    Bir vazgeçtiğimiz vardır… 
DEVAMINI OKUYAYIM

26 Ekim 2014 Pazar

...KUSURDAN YEŞEREN TECRÜBE...

Deniz kadar kusurumuz olsa -ki bunu istemeyiz-
Dünya kadar tecrübe sahibi olabiliriz demektir...
...Tabi her şeyin en doğrusunu Allah bilir...
   Bilirsiniz ki: “Üstüne toz kondurmamak” diye bir deyimimiz vardır. Bizler bu deyimdeki anlamı bazen her gün, bazense her saat kendi kişiliğimizde uyguluyoruz.
   Nasıl mı sorusuna gelecek olursak: “Kişiliğimize yapılmış olan hiçbir eleştiriyi kabul etmiyoruz, kendimizi kusursuz zannediyoruz bu yüzden de diyorlar ki; “üstüne toz kondurmuyor.” işte buradan kaynaklanıyor deyimin anlamı…
   Neden böyle bir kişiliğe büründüğümüz muamma elbet ama bazı kişilere göre çocukluğunu eziklik içinde geçirmesi, bazı kişilere göre de herkese kendisini kusursuz bir şekilde göstermek istemesi…
   Kusursuzluk hepimizin ulaşmak istediği bir mertebe olabilir ama ulaşmadan kusursuzum demekte insanlığı sığacak bir davranış değildir.
   Gerçi kusursuzluğa ulaşınca da ben kusursuzum demekte tabi ki doğru değildir. Bizler bu davranışı sergilediğimizde haliyle toplum içinde hakaretlere maruz kalabiliriz. Hakaret edenlerin bilinçsizce davrandığı ortada ama bizimde onlardan eksik kalır yanımız yok. Kendimizi kusursuz insan ilan ediyoruz bilinçsizce…
   Bize yapılan eleştirilerin aynı zamanda bize tecrübe kazandıracağının farkında değiliz. Oysaki farkında olsak tüm eleştirileri üstümüze çekmez miyiz?
   Tecrübelerimiz, hayatın her aşamasında bizim dayanağımızdır. Düşünecek olursak, doğduğumuzda yürüyemiyorduk. Daha sonra emeklemeye başladık ve düşe kalka yürüdük. O düşe kalka anlarımız bizim tecrübelerimizdir. Tecrübeye sahip olmasaydık, bugün bir ortama ayak uyduramazdık. Uydurmadığımız zamanlarda zaten o an tecrübe kazanıyoruz demektir…
   Kusurlarımızı başkaları görmeden bizim görüp, kendimizi eleştirmemiz lazım ki birisi olmadan da tecrübe kazanabilelim. Yeri gelir başkaları tarafından öyle bir yerin dibine batarız ki, aslında biz böyle anlarız.
   Anlamak istediğimiz aslında şu olmalıdır; birisi bizi eleştirirken yerin dibine değil, aslında gökyüzüne bir yolculuk yapıyor gibi olmalıyız, tabi bu da ortamdan ortama, kişiden kişiye, eleştiriden eleştiriye değişir…
   Eleştirilere saygı duymamız gerektiği aşikâr bir durumdur, saygımızı bozarsak saygısızca eleştirilmeye devam ederiz. Her şey saygı çerçevesinde olmalı ki, insan olduğumuz anlaşılsın…

                                                        Yaşadıklarımız,

                                                            Tecrübelerimizdir…
DEVAMINI OKUYAYIM

20 Ekim 2014 Pazartesi

...OYUNA GELME...

Vesveseli düşünceler mi?
Patlatalım şu düşünceleri...(tabi patlatabilirsek)
   Üniversite otobüsünden indikten sonra fakülteye girene kadar yağmurun şiddetiyle Ömer’in üstü başı yağmur suyuyla ıslanmıştı. Sınıfa girdiğinde gözleriyle nereye oturacağına bakarken üstündeki montu çıkarıp askılığa astı. Sırasına oturduktan sonra çantasından kitabını çıkartarak sınıfın gürültüsünde anlamaya çalışarak kitabını okumaya başladı. Yanında oturan Fethullah, Ömer’in duyacağı şekilde:
   “Canım çok sıkıldı ya, hocada gelip ders işlese de gitsek.” Ömer sırasının üzerine koyduğu kitap ayracını, kitabının arasına koyduktan sonra:
   “Elbet canın sıkılır Fethullah, baksana sınıfın gürültüsüne sanırsın ki ses bombası.” Fethullah, Ömer’in ses bombası deyişine tebessüm ederek karşılık verdi ve dinlemeye devam etti, “haliyle bu seste kimseyle konuşmamak canının sıkılmasına sebep olabilir ama tavsiyemdir gelirken yanında kitap getirebilirsin. Kitapların içine girdin mi çıkmak istemeyiz bile. Gerçi bu da kitaptan kitaba değişir.”
   “Bakalım ya getiririm hayırlısıyla.” derken sınıfın kapısı kapanmıştı. Belli ki sınıfa Öğretmen gelmişti. Elinde kırmızı renkli küçük not defterini göstererek:
   “Bugün not defterimi de getirdim, önceki hafta ne işlediğimizi söylemek isteyen var mı?” 70 kişilik sınıfta elini kaldıran 3 veya 4 kişiydi. Bunların arasında Ömer de tereddütle elini kaldırmıştı. Söz hakkı elini kaldıran herkese verildi. Ömer de kalkıp bir şeyler anlatmaya çalıştıktan sonra Öğretmen, konuşan kişilerin hepsinin ismini kâğıda yazdı. Ömer ismini söylerken biraz heyecanlanmıştı ama ders onun için başlamıştı…
   Ders devam ederken, aralarda hocanın, öğrencilere soru yöneltmesiyle, Ömer hemen elini kaldırarak cevap veriyordu. Böyle ön planda olması onun hoşuna gidiyordu ama böbürlenmek veya “ben en çalışkanım bunu hepiniz görün.” demek için değil. Sadece derste uyumamak ve öğrendiğini anında dile getirmek için devamlı el kaldırıyordu, haliyle böyle olunca ön planda olmaması imkânsız bir hal alıyordu. Yine birkaç sorudan sonra, hoca derse katılanların ismini not defterine yazarken, Ömer’e bakarak: “Senin ismin neydi?” Ömer sakin bir şekilde:
   “Ömer, orada yazı…” Öğretmen Ömer’in sözünü soy ismini söyleyerek kesti. “Güven, Ömer GÜVEN…” not defterini kapatırken, “Peki, arkadaşlar, bu yazdığım isimlerin hepsine aynı notu vermedim, bazı kişilere biraz daha fazla not verdim, bu kişilerin kim olduğunu tahmin ediyor musunuz?” sınıftan çoğu kişi, “Evet.” cevabını verdikten sonra, Öğretmen’in can alıcı sorusu gelmişti. Ömer’in şaşırıp heyecanlanacağı soru: “Peki, bu kişiler kim?” Ömer için o an her şey ağır çekimle ilerliyordu… Fethullah’ın o anda içtiği suyun sesi, sanki Ömer’in kulaklarına net bir şekilde geliyordu, “luk luk” Ömer bu hal içinde olurken daha da heyecanlanacağı cevap sınıfta ki çoğu kişiden gelmişti: “Ömer’dir hocam.” artık Ömer kimseyi duyamayacak şekilde bir kaplumbağa gibi, kabuğuna çekilerek iç muhasebesini farkında olmadan yapmaya başlamıştı:
   “Oğlum Ömer kendine gel, kibirin kirli ellerine doğru gitme, sakın hee… Nefsin oyunu bu, senin aklına bu düşünceleri sokuyor ki, aklın bunlarla meşgul olsun. Aman Ömer kanma bu oyuna.” Ömer’in vicdanı ya da ruhu adeta, nefse karşı bir mücadele veriyordu. “Oğlum Ömer nefsin oyununa gelmemek için ne yapacağını çok iyi biliyorsun. Salâvat getir Ömer, salâvat…” Ömer, açık olan gözlerini kapatırken bir salâvat getirdikten sonra belini doğrultarak, ciddiyetini bozmadan direk olarak hocaya bakarak dikkatlice dersi dinlemeye devam etti.
   İşte o an anladı ki nefsimiz bize her an vesveseli düşünceler sunabilir. Eğer ki biz bu düşüncelere aklımızda yer verirsek nefsin oyununa gelmişiz demektir.

                                                    Düşünceler, düşünceler,

                                                             Vesveseli düşünceler…     
DEVAMINI OKUYAYIM

12 Ekim 2014 Pazar

...DAVAMIZA SAHİP ÇIKALIM...

"DAVA İNSANI" olabiliriz inşallah...
   Bazen Tarık Bin Ziyad gibi tüm gemileri yakmak gerekir…
   Zamanın İslam ordusu Kumandanı Tarık Bin Ziyad’a, İspanya’yı feth etme görevi verilmiş. Görevi yerine getirmek için yola çıktıklarında tek hedef: “İspanya’yı feth etmekmiş” ve bu görevi yerine getirmek için Cebelitarık boğazının kıyısına gemileri çekerek, yayadan yürümeye karar vermişler.
   Askerlerin gemiye dönüş ümitlerini kırmak içinde tüm gemileri yakmış ve akıllarda kalan tarihi konuşmayı yapmış: “Önümüzde düşman, arkamızda deniz, zaferden başka kurtuluş yolu yoktur.”
   Savaş sonu kazanan taraf elbette ki cesaretliliği ile belli olan Tarık Bin Ziyad’ın ordusu olmuş…
   Anlatmak istediğimiz aslında kararlarımızda sabit olmaktır. Eğer verdiğimiz bir kararda Müslümanlık için engel bir durum yoksa o kararımızın değişmemesi ve o kararımızın İslami yönde gelişmesi en doğrusudur. Bir bakıma DAVA İNSANI olmak gerekir. Nasıl ki bu yazdığımız yazılar bile bir dava uğrunadır.
   Okumamız için, okuyup anlamamız için, anlayıp yaşamamız için, yaşayıp yaşatmaya çalışmamız için belki bu yazılar belki de başka yazılar gerekebilir. Yazdığımız her yazınında arkasında durmak… İşte en önemli nokta burası, eğer ki bir davanın içine girmişsek o davada söylediğimiz her sözün, yazdığımız her kelimenin arkasında durmamız gerekir. Söylediklerimiz doğru veya yanlış olsun, yanlış olunca birisinin uyarılmasıyla yanlış doğruya dönebilir, bunu yaşamamızda bize bir tecrübe kazandırır.
   Aslında bakılırsa Müslümanlık bir davadır, bu dava uğruna başımızı ortaya koymamız lazım, dediğimiz gibi düşüncelerimizde karar kılmamız lazım… Müslümanlar içinde: “Ben Elhamdülillah Müslüman’ım, ben tesettürüme dikkat etmeye çalışıyorum, ben ibadetlerimi Allahın izniyle yapmaya çalışıyorum.”diye böbürlenmeden diyebiliriz.
   Lakin bunları Müslümanlığa karşı olan bir ortamda demek kesinlikle iman gücü ister. Her hangi bir ülkede İslam’a karşı olan yüzlerce hatta binlerce kişi vardır. Bu kişilerin ortamında İslam’ı savunmak dediğimiz gibi iman gücü ister.
   Bizlere derler ki: “Sen namazını kılıyorsun da, ibadetini yapıyorsun da,  (hâşâ)hani Allah… Siz O’na ibadet ediyorsunuz ama o size görünmüyor. Siz başınıza takmışsınız bir bez parçası hem bunu takıyorsunuz diye mi O Allahınız sizi sevecek koruyacak, hangi kafayı yaşıyorsunuz siz ya?” diyecekler, hatta hadlerini aşıp çok daha ağır söz söyleyenler olabilir.
   İslam’a karşı olan bu ortamda İmanımıza, İslamımıza, Davamıza sahip çıkıyorsak ne mutlu Elhamdülillah Müslüman’ım diyenlere… En önemli DAVA: MÜSLÜMANLIKTIR…


                                  Davasına sahip çıkamayanlar gün gelir,

                          Boş bir davanın peşinde sürünürler…
DEVAMINI OKUYAYIM

6 Ekim 2014 Pazartesi

...KURBAN BAYRAMI...



   “Kurbanlık deve ve sığırları Allah’ın size olan nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Ön ayaklarının biri bağlı halde keserken üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları yere yaslandığı vakit de onlardan yiyin, kanaat edip istemeyene de, isteyene de yedirin. Böylece onları sizin buyruğunuza verdik ki, şükredesiniz. Elbette onların etleri ve kanları Allaha ulaşmayacaktır. Ancak O’na sizin takvanız erecektir. Onları bu şekilde sizin buyruğunuza verdik ki, size yolunu gösterdiğinden dolayı, Allah’ı tekbir ile yüceltesiniz. (Ey Muhammed!) Vazifelerini güzelce yapan iyilik sevenleri müjdele.” Hacc Suresi 36 ve 37.ayetlerde Yüce Mevla’mız böyle buyuruyor.
   Kurban bayramının anlamı aslında bu ayetlerde saklı değil. Ne ve ne şekilde yapmamız gerektiği tamamıyla açıklanıyor. Hadislerde de bunların açıklaması gerekiyorsa, hadislerle de bu açıklamalar sağlanabilir. Aklımıza ilk gelen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz(s.a.v): “İmkânı olup da kurban kesmeyen kimse, bizim namazgâhımıza yaklaşmasın.” diye buyuruyor. Kurban Bayramının ne kadar önemli olduğu açıkça vurgulanmıyor mu Peygamber Efendimiz(s.a.v) tarafından?…
   Aslında biz bunları göz önünde bulundurmadığımız bayramlar oluyor. En önemli olanı söylemek gerekirse; imkânı olup da kurban kesmeyenlerdir… Bazı kişilerde şu düşünce vardır: “Ya hu bayram geldi Kurban alacağız da almasak ta olabilir herhalde çünkü paraya ihtiyaç olsa bir anda parayı nerden bulacağız. Neyse seneye kurban keseriz artık.”
   Geleceğimizi bilmediğimiz halde geleceğe ölçü biçmeye çalışıyoruz…
   Para elbette ki ihtiyaçtır ama Kurban kesmekte mezheplere göre değişse bile zaruret dışında yani imkânımız yoksa kesmemekte bir sıkıntı yoktur ama varsa imkânımız, Kurban kesmek vacip olmuş olur. Bahane üretmeye gerek yok.
   Bir ayakkabı yırtılmadan sadece eskidi diye hemen yeni ayakkabı alıyoruz. Tabi ki almamız yanlış değil ama Kurban kesmeye imkânımız olduğu halde kesmiyorsak ve de o durumda ayakkabı alma mevzusu olursa elbette ki durum yanlış olur.
   Kurban paylaşmaktır herkesin bildiği gibi ve bu paylaşmada en önemlisi gösterişin sıfıra inmesidir…
   Bazıları vardır ki kestiği kurbanın etini verirken sanki karşıdaki kişiyi ezerek zevk alır. İnanılması güç bir durum lakin böyle bir gerçek söz konusu…
   Kurban Bayramının maddi yönünden sıkıntılar olduğu gibi manevi yönden de sıkıntılar oluşabiliyor. Bayramları bayram yapan içimizdeki insan sevgisidir. Eğer insan sevgisi olmazsa bayramlarda kapımızı çalanlar her geçen bayram biraz daha azalabilir.
Gidilmeyen yere gelinmez diyorlar. Bazı kişiler bu düşünceyi benimsemiş olacak ki bayram günü bazı evlerde ki konuşmalarda şunlar geçiyor: “Hanım, falanca kişi bize önceki bayram geldi mi? Gelmedi, eee o zaman biz niye gidelim ki.” bu doğru bir davranış değil.
   Şahsi fikrim budur çünkü onlar gelmedi diye bizde gitmez isek, çocuklara bayramlık elbiseler almaya da gerek kalmaz. İlk adımı atmak daima büyüklüktür, erdemdir. Kurban Allaha yakınlaşmaktır ama bunu bayram ziyaretlerinde de, kurbanı başkalarına dağıtırken de bu vasfı sürdürecek davranışlar sergilemeliyiz. Allaha yakınlaşmak ile başladıysa bayram, o şekilde de tamamlamaya çalışmalıyız…


                                         Kurban maddi olarak önemli olduğu kadar
                                      Sayılamayacak kat kadar da manevi önemi vardır…     
DEVAMINI OKUYAYIM

28 Eylül 2014 Pazar

...NE OLACAK BİZİM BU HALİMİZ...

   Namus kelimesinin anlamına uygun hareket etmeyip, başkalarını namussuzlukla itham eden kişiliksiz insanlar gün geçtikçe çoğalıyor. Bazılarımız zannediyor ki: “Ben çok namusluyum, iffetimi koruyorum, dışarı çıkınca dikkatli giyiniyorum.” derler ama bakıldığında söylenenin aksine bir davranış sergileniyor. Aynen öyle sergiliyorlar, sadece hanımlar değil, erkeklerde bu hatanın içine düşebiliyor çoğu zaman; daha güzel olayım, herkes bana baksın derdine düşüyoruz. Namusumuzu korumak kolaydır diye bir şey yok nefsimizi yenmenin kolay olmadığı gibi…
   Her sabah üniversiteye veya işe giderken uzun bir süremizi sabah bakımı yaparken harcıyoruz. Güzel görünmek için veya şık görünmek için değil, kızlar bize baksın benden gözlerini alamasın diye aynaların karşısında vakit geçiriyoruz. Aynı şekilde bayanlarda: “Biraz daha parfüm, şimdi biraz far çekelim. Mis gibi oldum bir içim su gibiyim.” bunları yaparak kurtuluşa nasıl ererler Allah bilir…
   Ya hu abartıya kaçmak, imanımızdan soğumamıza sebep olabilir, bunu bildiğimiz halde sırf beğenilmek için abartıya kaçıyoruz. Dışarıya adımımı attığımız anda artık göz zinası, fikir zinası, kulak zinası ve birçok zinanın başlıca sebebi biz oluyoruz. Başkalarının bize bakmasını istiyorduk ve amacımıza da ulaştık, sonuç; sadece günah işlemiş ve işlettirmiş olduk. Göz zinası diyince zaten belli oluyor, bakışlarımızla karşımızda ki erkek veya bayanı gözetlememiz ve gözetlerken akla gelen fikir zinası yani o kişiyle kurulan boş ve bir o kadarda salakça olan düşünceler…
   Kulak zinasına gelince karşımızda ki kişinin, topuklu ayakkabısının tak tak sesiyle dikkat çekmesi veya sırf dışarıdaki insanlar tahrik olsun diye konuşmasında ki kibarlık bir hayli fazlalaşması bunlarda haliyle kulak zinasına sebep oluyor.
   Kendimize namuslu olma konusunda çok güveniyoruz: “Ben her zaman namusluyum ve öyle de kalacağım.” diyoruz. Gereksiz yere denmiş sözcüklerden ibaret bunlar…
   Kendimize iman yönünden güvenmemiz doğru ama bu kadarda abartmaya gerek yok. Bugün ki düşüncelerimizle, yarın ki düşüncelerimizin aynı olmadığı gibi Allah göstermesin bugün tesettürlü giyiniliyorsa, yarın manken gibide giyilebilir.
   Muhtar ŞAHANOV’un, Medeniyetin Yanılgısı adlı eserinde şu hikâye geçiyor: “Bir köyde uzun etek giyen güzel bir hanıma, birçok erkek evlenme teklif eder ama bayan fakir olmasına rağmen, her ne sebepse teklifleri geri çevirir. İki genç iddiaya girer. Yakışıklı olanı: “Ben bu bayana kendimi kabul ettiririm.” der. Bayana giderek: “Annem sizin namuslu bir kadın olduğunuzu söyledi. Şu tokayı da hediye olarak gönderdi.” der. Bayan sevinerek alır ve annesine selam gönderir. Genç, başka bir zaman, altın bir yüzükle gelir: “Bunu da, ben size hediye etmek istiyorum.” der.
   Bayan: “Olmaz kabul edemem, karşılık olarak bir şey vermem gerekir ama bir şeyimde yok.” der. Genç de: “İlla bir şey vermeniz gerekirse, eteğinizi hafifçe çekip dizden aşağısına bir kerecik bakmam yeter.” der. Bayan da: “Bu kadar göstermekten bir şey olmaz.” diyerek eteğini azıcık sıyırır. Genç, başka bir zaman, altın bir küpe ile gelir. Kız küpeyi görünce sevinir. Uzatılan küpeyi alır. “Karşılık olarak benden ne istiyorsunuz?” der. O da: “Çok şey gerekmez, eteğinizi biraz daha sıyırıp dizden üstünüze baksam yeter.” der. Bu seferde kız fazla tereddüt etmeden dizden üst kısmını gösterir. Genç başka bir seferde güzel bir kolye ile gelir. Bayan uzatılan hediyeyi hemen alır. Genç: “Ücreti sadece bir öpücük.” der. Öpüştükten sonra artık işi iyice ilerletirler. Yakışıklı genç iddiayı kazanır.” Sadece bir iddia nelere sebebiyet oldu. Bizler giyim kuşamımıza dikkat edelim, şık giyinelim. Temsili insan olmaya çalışalım ama birileri bizi beğensin diye değil, sadece temsil etmek için, güzel yol budur.
   Bizlerde bu güzel yolla şereflenmeye çalışırız inşaallah. Bu yola girerken de başkalarına laf atarak değil, kendimize bakarak ilerlemeliyiz: “Bak o öyle giyinmiş, her tarafı belli oluyor.” diyerek değil: “Benim hatam gözlerimin başkalarının bana bakıp bakmamasını dikkatlice izlemek ben bu hatayı yapmamaya çalışayım.” diyerek o yolda ilerlemeye çalışırız.


                                                                          Ne olacak senin bu halin değil,

                                                              Ne olacak benim bu halim demeliyiz… 
DEVAMINI OKUYAYIM

21 Eylül 2014 Pazar

...ÖNEMLİ OLAN BİR DURUM...

Saçı sakalı ağarmış yaşlı Müslümana saygı gösterip,
İkram etmek, Allaha saygıdandır...Hadis-i Şerif...

   Sıkıntılı günlerimizde veya sevinçli günlerimizde yanımızda ilk olacak kişiler sevdiğimiz dostlarımız, akrabalarımız veya komşularımızdır. Böyle günler dostluk bağlarının gelişmesini sağlar.
   Misal verecek olursak düğünler veya cenazeler insanlar arasındaki buzların çözülebileceği günlerdir. Eski zamanlara, fazla değil 50-60 yıl öncesine bakacak olursak birbirimize daha çok sahip çıkarken, birbirimizin yanında sıkıntılı günlerde de, sevinçli günlerde de bulunduğumuzu biliyorken şimdilerde ise bu bağlılık eskisi gibi değil. Birbirimizden gittikçe uzaklaşıyoruz.
   Akrabaya ziyareti kesmiş, yolda bir akrabamızı görünce yapmacık bir şekilde sohbet ettiğimiz bir nesil olmuşuz ya da olmak üzereyiz. Anlayacağımız durum vahim…
   Sıla-i Rahime(akraba-dost ziyaret etmek) önem vereceğimiz yere bu büyük sevaptan yüz çeviriyoruz. Büyük sevap diyoruz çünkü Peygamber Efendimiz(s.a.v): “Akrabalık bağlarını kesip koparan kimse cennete giremez.” diye buyurmuştur. Bu yüzden yapılması çok büyük bir sevaptır. Buna karşılık denilebilir ki: “Biz akrabadan bağları kesmiyoruz ki, görünce selam veririz yani arada sırada gideriz öylesine yoksa bağlarımızı kestiğimiz yok.” bu bahane aynı suna benzer; birisi der ki: “Ben Müslümanım.” ama o kişinin yaşantısında Müslümanlık en son duraktadır. Hani ölüm gelince Müslümanım diyen kişiler gibi…
   Bunlar sadece bahane ama şu da var ki; sevildiğimiz yere sık gidip gelmek itibarımızı ve muhabbetimizi zedeleyebilir. Şeyh Edebali’nin, Osman Gaziye nasihat ettiği gibi, Allah onlardan razı olsun. Bizlere ufkumuzu genişletecek şekilde nasihat etmişler ama sevildiğiniz yere aradan çok zaman geçince gidersiniz diye böyle dememişler. Sadece arayı bilmek gerekir. Çok sık gitmek var birde az gitmek, bunun arasını bilmek gerekir ki ona göre davranalım. Davranışlarımız bu yönde olmazsa düğünlerde çağıracak yakınlarımız olamayacak.
   Bazı insanlar ister ki kimseye muhtaç olmasın, bu sebeple kimseyle fazla yakınlaşmasın, halini hatırını sormak zorunda kalmasın. Hani derler ya; tek tabanca olsun. Böyle istekleri olan insanlar üzücü derecede çok…
   Bu düşüncelerden kurtulmanın çözüm yolu da insanları sevmekten geçer. Eğer ki biz insanları sevmezsek, insanlar bizi sevse de bir işe yaramaz. İnsan sevmek çok kudretli bir vasıftır.
   Yunus Emre’nin dediği gibi: “Yaratılanı severim Yaratandan ötürü…” işte bu düşünceyle insanlara bakarsak, bir düğünümüz olduğunda emin olun ki davetiyeler bile yetmeyecektir…


                               Akrabaya ziyarette önemli olan sevdiklerimizle şeytanı              
                                           Sevindirecek şekilde gülmek değil.
                     O ortamda yaşadığımız hoş sohbetler ve kazandığımız sevaplardır,

                                                         Önemli olan…
DEVAMINI OKUYAYIM

14 Eylül 2014 Pazar

...İRADE-İ KUVVET YOLUNDA...

Amacımızı gerçekleştirme yolunda,
İrade-i Kuvvetimizle ilerleriz inşaallah...

   Üşengeçliğin belirtilerini taşıdığımız anda, hayallerimizi aklımızdan silmiş oluruz. Her şeyden vazgeçmiş bir halde olmamız ortada hayallerimizin kalmayacağını gösterir. Üşengeçliğin belirtileri nelerdir sorusuna gelirsek, saymakla bitmeyecek kadar çoktur…
   Aklımıza ilk gelen uyku meselesi oluyor. Her gün yataktan çıkmak istemeyen binlerce kişi vardır. Her birimizin çok önemli işleri veya görevleri dahi olsa işlerimizi yarı yolda bıraktıracak olan üşengeçlik biner bizim tepemize, nefsanî olarak: “Yat hadi yatağın keyfine çıkar.” der durur başımızda hiç yorulmadan bu kötü tavsiyeleri bize sunar. Haliyle bizde yatak düşkünü olduğumuz için: “Emredersin nefsim” diyerek olduğumuz yerde kalırız.
   Olan kime oldu? Tabi ki bizlere oldu, işimize gidemedik, o gün için yaptığımız tüm planlar bozuldu, söz verdiğimiz bir arkadaşa gideceğimize, güzel yatağımızda yattığımız için arkadaşlarımızla aramız bozuldu. Bu üşengeçliğin bize kattığı zararı dediğimiz gibi saymakla bitmez. Sadece bir dediğini yaptık diye günümüz kötü geçti…
   Bunun daha kötüsü de olabilir o da şöyle ki; hep verdiğimiz bir örnekten yola çıkacak olursak, üniversite sınavlarına hazırlanan bir öğrenci üşengeçliğin kirli ellerine kendini bırakırsa sınav günü sorulara sadece el sallar. Sonuç, yine hüsran, yine zarar… Aynı sınava bir daha çalış, bir daha strese gir, buna gerek var mıydı? Mesele üşengeçlikten kurtulmaksa yapılacak olan bellidir; irademizi kuvvetlendirmemiz lazım…
   Düşünecek olursak, sahabeler üşengeç olsaydı, Peygamber Efendimiz(s.a.v) öldükten sonra tek dertleri İslamı yaymak değil, yan gelip yatmak olurdu. O yüce insanlar, üşengeçliğin zerresini ruhlarında taşısalardı bizler beklide Müslümanlığı hiç bilmeyecektik…
   Bizde sahabelerin yaptığı gibi yapabiliriz ama şunu da unutmamak gerekir ki her çağın bir üşengeçlik formülü vardır. Bizim yaşadığımız zamanda üşengeç bir insan haline gelmemizi sağlayan teknolojik aletler var; bilgisayar, televizyon, telefon bunlardan sadece bir kaçı… Bunları yok sayarsak kendimizi kandırmış oluruz. Bunlar elbette ki bizi zorlayacak, yürüdüğümüz yolda ayağımıza takılan taş değil önümüze çıkan çok büyük bir kaya hatta bir dağ olacak. Bizler o dağı tırmanıp yolumuza devam etmeye çalışacağız…
   Bazı kişiler eskiyle, yeniyi kıyaslarken yaşadıkları ortamı göz önünde bulundurmuyorlar. Bizlere çoğu zaman Fatih Sultan Mehmet’i örnek göstererek: “Bakın o sizin yaşınızda yaptığınız gibi yan gelip yatmadı, düşündü, fikir üretti ve İstanbul’u fethetti. Siz ne yapıyorsunuz elinizde cep telefonu, önünüzde bilgisayar hayat geçiyorsunuz.” derlerdi. Elbette çok doğru sözler ama bu sözler söylenirken çağın teknolojik aletleri hiçe sayılıyor, karşılaştırılmıyor bile, eğer karşılaştırma yapılacaksa her yönüyle yapılmalıdır.
   Bize düşen görev bellidir; iradeyi kuvvetlendirmek… Nasıl kuvvetlendiririz meselesine gelecek olursak, boş vakit geçirdiğimiz her şeyden kendimizi soyutlamamız gerekecektir. Bunu yapmamız elbette ki zor ama bunu yapmak zorundayız. Amacımıza ulaşmamız için bunu yapmamız, başarmamız lazım… Bu zorlu sınavda Allah yardımcımız olur inşaallah…

                                                        Yan gelip yatacağımıza,
                                     Dik gezip düşünelim, geleceğimiz için bunu yapalım…
DEVAMINI OKUYAYIM