28 Nisan 2014 Pazartesi

...BİRLİK BERABERLİK...


Aynen böyle işte, birlik ve beraberlik,
Arkadaş gibi, Dost gibi, KARDEŞ gibi...
    21.yüzyıl, modern yaşamın tavana vurduğu zaman…
    Ne garip herkes diyor ki: “Tarihimizden ders çıkartmalıyız.” Ama gel gör ki ortada tarihten ders çıkarmak diye bir şey yok. Tarihimize baktığımızda ne zaman bizler yani Müslümanlar bir araya gelse, tek bir yürek olsa karşısında hiçbir devlet, hiç bir inanç olamıyor.
   O zamanlar birlik, beraberlik zamanıydı ama şimdi, lafta birlik, beraberlik ama icraata gelince ayrılıktan başka bir şey yok. Farkında olmadan birbirimize düşman olmuşuz, birbirimiz dediğim Müslümanlar… Sebep: Farklı düşünceler ve farklı yaşantılar…
   Türkiye’nin çoğu Müslüman diyorlar, söylenen doğru Müslümanlar ama nasıl Müslümanlar. Kimliklerimiz de İslam yazar inanç olarak yani Müslüman ama yaşayışa gelince bazılarımız ateisti bile geçer…
   Allah(c.c)’ın kuluyuz deriz; namaz kılmayız, Peygamber Efendimiz(s.a.v)’in ümmetiyiz deriz; sünnet-i seniyye’yi terk ederiz. Hani kul olmak, hani ümmet olmak sadece lafta Müslümanlık daha doğrusu sadece kimlikte Müslümanlık…
   Müslümanız diyoruz; kumar oynamadan duramıyoruz, barlardan çıkamıyoruz, kızlar ile gezmeden duramıyoruz. Eee hani Müslümandık. Müslümanlığa aykırı olan her şeyi yapıyoruz hem de vicdanımız rahat bir şekilde…
   İşte bu olaylar yaşanınca ister istemez ayrılıklar oluyor. Tüm bunlara rağmen Müslümanım diyen ve gerçekten Müslümanlığı yaşayan kişiler var, şükürler olsun. İşte bu hakiki Müslümanlar, Müslümanım diyip Müslümanlığı yaşamayan kişilere tebliğ etmeye çalışırken yani namaza teşvik ederken sünnet-i seniyye’yi öğretmeye çalışırken sıkıntılar çıkıyor.
   Şöyle ki; İnsanoğlu bu devirde bilmediği bir şey yok, yani her şey elinin altında aklında bir soru olunca hemen bilgisayardan öğrenme imkânı var. Bu yüzden Müslümanım diyen herkes farzları ve sünnetleri bilebilir. Bilgisayar, aslında tebliğ makinesi ama Müslümanı, Müslümana düşürüyor bazen. Hakiki Müslümanlar tebliğ etmeye çalışırken karşıda ki kişiler: “Biz namazı da sünnet-i seniyye’yi de biliyoruz sana ne bizden, gelmiş burada bize bunları anlatıyorsun git duvara anlat bunları.”  diyorlar.
   Böylelikle Müslüman, Müslümanı kırmış oluyor, ayrılıklarda böyle başlıyor…
   Yine ne garip ki; Müslümanım diyen birini, Müslümanlığa davet etmek… Biz zaten bildiğimiz her şeyi amel etseydik Âlimden bir farkımız kalmazdı.
   Yapmamız gereken bildiklerimizi uygulamaya çalışmak. Amacımız hayatın bize acı geleceğine, tatlı gelmesini sağlamak. Eğer tatlı gelmesi için uğraşmıyorsak ne acı…
   Bildiğimizi amel etmemek başka, bildiğimizi amel etmeye çalışmak başka. Bizler acaba hangisini yapmaya çalışıyoruz veya hayatın bize acı gelmesini mi yoksa tatlı gelmesini mi istiyoruz…

                                          Geleceğimiz birlik ve beraberlik içinde olmalı,

                                         Tebliğ içinde olmalı, ayrılık içinde olmamalı…
DEVAMINI OKUYAYIM

21 Nisan 2014 Pazartesi

...RIZÂ-İ İLAHİ...


Attığımız her adım da kulun değil sadece,
Allah'ın rızasını düşünmemiz gerek...  
   Yaptığımız her işi rızâ-i ilahi için yani Allah rızası için yapmamız lazım, kulun rızası için değil…
   Güzel bir yemek yaptığımızda illa ki yemeği yiyenlerden bir teşekkür bekleriz. Hani “Ellerinize sağlık veya harika olmuş yemekler” gibi iltifatlar, bunların söylenmesi bizleri onurlandırır. Çünkü yaptığımızın karşılığında bir ödül bekleriz.
   Bu sadece yemek için değil, şöyle ki; bir tiyatro oyunundan sonra çalışmalarımızın karşılığın da teşekkür niteliğinde bizlere plaket verilmesi çok hoşumuza gider. Yani illa ki yaptığımız her işin sonucunda hem kuldan hem de Allah’tan ödül bekliyoruz. Sadece Allah rızası için yemek yapıyorum veya Allah rızası için tiyatro sergiledik desek bile ilk önce kuldan bekliyoruz ödülümüzü…
   Ve kuldan bize bir ödül gelmez ise bu sefer niye bizi ödüllendirmedi meselesi ortaya çıkıyor. Belki de çoğu kez gıybet ediyoruz o kişilerin hakkında, ama yine de “Allah rızası için yaptık olsun ödülümüzü vermesinler Allah bizi elbet ödüllendirir.” diyoruz ama aklımızdan hala aynı düşünceler geçiyor: “ÖDÜLÜMÜZÜ NEDEN VERMEDİLER” düşüncesi…
   İnsaf ya insaf, Hem “Allah rızası diyoruz” hem de, “Kulun da ödülü olsaydı iyi olurdu.” diyoruz. Bir karar vermemiz gerek ama samimiyet çerçevesi için de, yani ağzımızın söylediği başka, aklımızın düşündüğü başka olmayacak…
   Şunu demek istiyorum; kuldan illa ki ödül beklemeyeceğiz, yani ödül olmayınca o kişilere karşı kin, nefret duygusu beslemeyeceğiz. Rızâ-i ilahi için yapıyorsak bu gibi olumsuz tavırların olmaması gerek.
   Bize denilecek iltifatlar veya verilecek ödüller bizleri gerçekten onurlandırır ve gururlandırır. Verilmediği takdirde de onurlanmamız ve gururlanmamız gerek, çünkü biliriz ki Yüce Allah(c.c) bizleri elbet cennetiyle ödüllendirecektir, tabi hakiki Müslüman olursak, gerçekten Allaha kulluğumuz da samimi olursak, işte o zaman inşallah bu ödül bizim olacaktır…
   Yüce Allah(c.c) bizi cennetiyle ödüllendirecek, bundan daha büyük ödül olabilir mi, mümkün mü?
   Bir atasözümüz der ki: “İyilik yap denize at, balık bilmez ise Halik bilir.” yani Allah bilir.( Cümlede ki Halik yaratıcı demek Esma-ül Hüsna’da da geçer, Allah’ın 99 isminden bir tanesidir.)
   Ama biz gerçekten iyiliği denize atıp “balık bilmese de olur.” diyor muyuz yoksa balığın bilmesi şart mı diyoruz?
   Bazı kişiler vardır ki; sofra da yemekleri hazırlayan kişiye “ellerine sağlık” demeyi unutur veya demek istemez insanlık hali…
   Biz işte bu durumlar da moral bozukluğu yaşamamamız lazım eğer sadece rızâ-i ilahi için yapıyorsak, ama illa o kişiden “ellerine sağlık” iltifatını beklersek ve o kişiden de bir iltifat gelmez ise moral bozukluğu da olur, o kişinin arkasından gıybet etme de olur, yani olur da olur…

                                                                          Neyin derdindeyiz acaba,

                                                        Zaten en sonunda ödüllen-dirileceğiz…
DEVAMINI OKUYAYIM

14 Nisan 2014 Pazartesi

...HAKİKİ MÜSLÜMAN...

Kitaplardan bir farkımız olsun...

    Bir Müslüman için hayatın üç bölümü vardır: Teslimiyet - Temsiliyet - Tebliğ.
    Açıklamak gerekirse; teslimiyet, insan ruhunun Müslümanlığa adanması tamamen Müslümanlığa kendini teslim etmesidir. Ruhuyla manevi boyutlara erişmek için bu madde gereklidir. Kuran- Kerim ve Hadislere sımsıkı bağlanması, bedeninin nefsanî isteklerine karşı kendini koruma altına almaya çalışması lazımdır.
    İkinci bölüm temsiliyettir. Temsili insan olan birisi yaşayışına çok dikkat etmesi lazımdır. Çünkü o kişi Müslümanlığı temsil ediyordur. Yanlış bir şey yaptığın da sadece kendisi değil Müslümanlığın da zedelendiğini bilir. Örnek bir kişiliktir, herkes gıpta ederek bakar temsili insana ama bu kişi Müslümanlığın temsilidir.
    Bazıları var ki modern yaşamın temsili oluyorlar, Müslümanlığa özendireceğine modern yaşama özendiriyorlar. Böyle kişilerin yolları sapmıştır ama geri dönüp doğru yola gitmesi kendi elindedir. Teslimiyette pişen insan temsili insanlığa hak kazanmıştır. Ve son olarak tebliğ…
    İnsan teslimiyette öğrenir, temsiliyette yaşar ve tebliğ de yaşatmaya çalışır. Öğrendiği her şeyi insanlarla paylaşır ki onlar da yaşasın ve yaşatmaya çalışsın, böylelikle Müslümanlık hem doğu da, hem batı da, hem kuzey de, hem de güney de duyulsun. Gittiğimiz her yerde hakiki Müslüman olması için bu üç bölümü samimiyetle yaşamamız lazım.
    Örnek yaşayışlarıyla önümüze ışık tutan çok evliya var. Yaşayışına gıpta ettiğim, Peygamberimiz(s.a.v)’ in soyundan gelen Abdulkadir Geylani Hazretleri’ nin yaşayışı bizlere güzel bir örnek; Yıllarca inzivaya çekilerek, ailesinden uzak kalarak, yemek yemeyerek nefsini susturmaya çalışmış. Gün geçtikçe biraz daha yoğrulmuş, çok zorluklar çekmiş ama yine de pes etmemiş temsili insan olmak için, tebliğ etmek için tüm bunlara dayanmış.
    Ama bizlere baktığımız da teslimiyet olmadan temsili insan olmaya çalışıyoruz, bildiğimiz şeyleri ruhumuz da, bedenimiz de yaşamadan tebliğ etmeye çalışıyoruz.
    Teslimiyet olmadan temsili insan olabilir miyiz? Bu mümkün değil bence, çünkü sadece anlattıklarımızla değil yaşayışımızla da temsili insan olmamız lazım.
     Her türlü konu da bilgi edineceğimiz binlerce kitap var, bu kitaplardan edineceğimiz bilgileri başkalarına anlatsak ama kendimiz yaşamasak, o zaman kitaptan ne farkımız kalır ki… Kitaplar da çok bilgi vericidir ama kitaplar içlerin de yazanı yaşayamaz. Bizim yaşamamız lazım bu bizim elimiz de olan bir şey…
    Bizim sloganımız şu olmalı: Müslümanlığın her yerde duyurmakla kalmayıp, yaşatmaya çalışmak… Bunun olması için de, hakiki Müslümanlığın üç bölümünü layıkıyla yapmamız lazım…
                     
                                       Hem yaşayan, hem de yaşatan insan olmak mı?

                                                     Yoksa sadece yaşatan insan olmak mı?
DEVAMINI OKUYAYIM

7 Nisan 2014 Pazartesi

...SIKINTILI HAYALLER...


Önyargı, kara bulutlar gibidir,
Bir anda bulutsuz ortamı,
KARA BULUTLARLA kaplar...
    İnsanoğlu’nun çok geniş düşüncelere sahip bir hayal dünyası var. Bizler bu hayal gücümüzü bazen kötüye kullanıyoruz. Önyargı bir nevi hüküm vermektir kendi hayalin de yani. Şöyle ki: İki arkadaşım ile başımızdan bir olay geçti. Üçümüz cuma namazındayken, imam hutbenin sonunda yaklaşık her camii de olduğu gibi camii inşaatı için para toplandığını söyledi.
    Camiiden çıktıktan sonra bizim konuştuğumuz konu; imam hutbenin sonunda neden camii inşaatı için yardım istediğiydi. Biz şöyle düşünüyorduk; tam hutbe de namaz konusu anlatıldıktan sonra hemen yardım isteniyor bu manevi havayı bozuyordu bizim için, camii çıkışın da zaten sadaka kutusu var isteyen sadakasını verir, bunu hutbe de dile getirmeye gerek yok diye düşündük. Bu düşüncemizin yanlış olduğunu, bir anda ön yargı da bulunduğumuzu anladık ve bunları düşüneceğimize gideriz imam ile konuşuruz neden hutbenin sonunda camii inşaatları için yardım istendiğini sorarız diye karar aldık ve akşam ezanın da camiye gittik.
    Namazı kıldıktan sonra imam ile yalnız kaldığımız da aklımızda ki düşünceleri imama söyledik ve şu soruyu sorduk: Neden hutbe de bunu dile getiriyorsunuz? İmamın cevabı aynen şu oldu: Hutbe de bunu söylemezsek cemaatte ki bazı kişiler sadaka vermiyor dışarıda sadaka kutusu olduğu halde. Çünkü o bazı kişiler: “İmam yardım toplanacağını söylemedi oraya atmaya gerek yok.” diye düşünüyorlar. Bunları söylerken biz şaşırdık nasıl sadaka vermezler diye ama imam şaşkınlığımızı gördüğünde son cümle olarak “Böyle kişiler olduğu için bunları hutbe de söylemeye mecburuz.” Diyerek son noktayı koydu. Cevabımızı aldıktan sonra camiiden ayrıldık.
    İçimiz ferahlamıştı, çünkü önyargılı davranmıştık imam hakkında ister istemez. Neden hutbede bunları söylüyor ki diyorduk. Belki de bu konuşmalarımızın sonunda imam hakkında yanlış bir düşünce aklımız da yer edecekti “hutbenin tüm maneviyatını bozuyor” diyecektik imam hakkında ve hüküm vermiş olacaktık. Çok yanlış bir hüküm… Kuran-ı Kerim de Yusuf suresi 40.ayette: “Hüküm ancak Allahındır” buyruluyor. Biz yüce kitabımız Kuran-ı Kerim’e rağmen Allaha rağmen böyle düşünceler içinde hüküm vermiş olacaktık. Ama cevabımızı aldıktan sonra hem önyargımız kırıldı, hem de imam hakkında ki düşüncelerimiz kötüleşmeden silindi. Yaşadığımız olay üzerine kendimize bir ders çıkarmıştık. Hiçbir şey hakkında ÖNYARGILI olmamak lazımdı.
    Önyargı, hayal kurmak gibi, olmuş veya olacak bir şeyi yorumluyoruz önyargılı hayal kurarak… En basit örnek daha vermek gerekirse; bir erkekle kızı yan yana gezerken görsek ve bu kişi tanımadığımız birisi bile olsa bazen bu kişiler hakkında şunları düşünüyoruz “millet sevgilisiyle havasını atıyor oh ne ala…” bunları söylediğimiz an zaten önyargı da bulunmuş oluyoruz. Bir de o kişilerin günahını almış oluyoruz. Belki o erkek, kızın ağabeyi… Bunları düşünmeden hemen önyargılı hayal kuran zekâmızla, kötü düşüncelere yer veriyoruz.
   Yine, Kuran-ı Kerim de Allah(c.c), ahzab suresi 58.ayette “Mümin erkekleri ve mümin kadınları yapmadıkları bir işten dolayı suçlayanlara gelince, onlar iftira atma suçu işlemiş ve böylece açık bir günaha girmiş olur.” buyuruyor. Söylediğimiz örneğe karşılık, ayet-i kerime de her şey anlaşılıyor…

                                                                  Her şey olacağına varır,

                                            Biz önyargılı hayallerimizi devreye sokmayalım…
DEVAMINI OKUYAYIM