30 Haziran 2014 Pazartesi

...HİKMET KOKAN AY...


Ruhumuza, maneviyatımıza,
Işık saçan bir AY...
   Zor geçen günlerde daima yanımızda Allah vardır. Buna en başta kalpten inanmak gerekir, tevekkül etmek, şükretmek gerekir. Daima yardım eden bir tek Allah vardır.
   Hele ki farz olan ibadetlerimizi yaptığımız vakit anlarız büyük bir yardımcının olduğunu ama bazılarımızda vardır O yardımcının var olduğunu anlamak istemez.
   Çoğu kişi namaz kılmak için abdest alması gerektiğinde üşengeçlik olur: “Kim abdest alacak ya şimdi.” deriz. Bu nefsin oyununu geçtikten sonra yani abdesti aldığımızda ve namaza durduğumuzda rahatlarız.
   Çoğu kişide bu böyledir. Çünkü namaza durduğumuzda, bizim kolaylıkla namazımızı eda etmemiz için Allah yardımcımız olur.
   Ramazan ayında tutulan oruçta bunun gibidir. Çoğu zaman şahit olmuşumdur. Yazın Ramazan ayı gelmeden önce havanın sıcaklığı bunaltacak derecededir. Ama fark etmişizdir ki Ramazan ayı girdiği anda havada bir serinlik olur, ferahlatan bir serinlik.
   Normal günlerde oruç tuttuğumuzda çok acıkıyorsak, Ramazan ayında iftara yakın acıkma geliyor, bu Allahın bir hikmeti değil midir?
   Bu dediklerim çoğu kişide olan belirtiler. Tüm bunlara rağmen, kulluğumuzu tam yapmaya çalışmıyoruz o da ayrı mevzu…
   Ramazan ayına onbir ayın sultanı diyorlar ya gerçekten öyle bir ay, yardımlaşmanın en çok olduğu ay, Allaha kulluğumuzun değeri anlayabileceğimiz bir ay, bunların farkına varabiliyorsak ve yapabiliyorsak ne mutlu bize ki kulluğumuzu yapma yolundayız…
   Tüm bu yapılan yardımlara karşılıksız cevap vermemeye çalışmak gerekir. Önemli olan aslında tamamen bu…
   Basit bir oruç tutarak, Ramazan ayını basitçe geçirmek var. Birde Ramazan ayını dolu dolu geçirmek var, hatimler yaparak, teravihlere giderek, bu ayda Allahı çokça zikrederek geçirmek var.
   Düşünmek gerekir, çok düşünmek, tüm bu hikmetleri ders alarak düşünmek gerekir. Oruç tutarken önemli olan uyuyarak tutmak değil, önemli olan zikirlerle, ibadetlerle orucumuzu tutmak. Yoksa uyuyarak oruç kolay, zor olan ibadet etmekte, o da Allahın yardımıyla bizlere kolaylaştırılacaktır.
   Unutmayalım ki Ramazan ayı, namaz ayıdır, Kuran ayıdır, bereket ayıdır, günahlardan temizlenme ayıdır, kıymet bilmek gerekir...

                                                                  Kıymetimizi bilelim,

                                                                 Ona göre hareket edelim…
DEVAMINI OKUYAYIM

23 Haziran 2014 Pazartesi

...HİSSEDEN KISSA...


Kuşlar bile Allahı zikrediyorlar,
Bundan bile bir ders çıkartmalıyız...
   Küçükken hatta büyüdüğümüz zaman bile, hayatımıza rehberlik eden hikâyeler oldukça boldur. O hikâyelerin her birinden ders çıkartmaya bakarız. Ders alırsak ne iyi ama alamazsak açıkça çok kötü olur… Bizler, Hz. Ömer(r.a) adalet kokan kıssalarıyla, Hz. Ebu Bekir(r.a) cömertlik ile ilgili hikâyeleriyle, rivayetleriyle büyüdük. Küçükken, aklımız ermez iken, bu gibi kıssalardan az ders çıkartırdık ama büyüdüğümüzde, ergenlik çağından sonra bu kıssalar dediğimiz gibi, bize rehberlik etmeye başladılar. O kadar çok kıssa var ki hepsi birbirinden güzel, hepsi birbirinden ayrı ders çıkartılacak şekilde…
   Hz. Rabia(r.anh) hırsız ile olan hikâyesi, Peygamber Efendimiz(s.a.v) köle olan küçük kız çocuğu ile ilgili kıssası, daha neler neler... Biz böyle kıssaların yaşandığı bir dünyada yaşarken hala bu kıssaları görmezden geliyoruz. Türkiye de 75 milyon kişi yaşıyor diyorlar bu sayının çeyreği her hafta Cuma namazına gitse (bakınız çeyreği diyorum o da çok düşük bir rakam) ve bu giden kişiler vaazda ve ya hutbede anlatılan bir olayı, kıssayı kendilerine ders çıkarsalar ondan faydalı bir bilgi öğrenmek isteseler çok güzel olmaz mı? (Ayrıca şunu belirtmek isterim ki, bu fikri çok saygı değer bir Ağabeyimden esinlenerek yazdım.) Hem bunu sadece erkekler için söylüyorum…
   Hanımlar içinde şöyle bir düşüncem var, o da şöyle ki; genelde komşular gündüz vakitleri, eşleri eve gelmeden komşuya çay sohbeti etmeye gider. Hem bu hanımlar plan yaparak giderler. Yani önceden plan yapılmış ve birkaç kişi buluşarak bir komşunun evinde toplanırlar. Çay sohbetinde konuşulan konuların ne olduğunu bilemem ama en güzeli dini boyutta konuşmak değil midir? Cuma namazında İmam, erkeklere sohbet veriyorsa, hanımlarda toplanacağı evde birbirlerine sohbet versinler. Yapılması kolay bir tavsiye…
   Birde bu kıssaları, biraz öncede dediğimiz gibi bilip ibret almayanlar, kendilerine ders çıkartmayanlar var… Yahya bin Muaz-ı Razi(r.a) bunun hakkında çok güzel bir söz söylüyor: “İbret alınacak hadiseler pek çoktur. Fakat bunlardan ibret alanlar ise çok azdır.” demiştir. Gerçektende çok doğru demiş…
   Düşünme yetimizi kaybetmedik ama bu gibi kıssaları okuduğumuzda sanki düşünme yetimiz çalışmıyor. Bazı kıssaları düşünmek bile istemiyoruz. Çünkü o kıssada ki doğrular bize fazla geliyor. O kadar doğruyu kaldıramıyoruz. Zira bilinen bir kıssadan bahsetmek istiyorum…
  Allah’ın aslanı Hz. Ali(r.a) bir savaş esnasında düşmanıyla epeyce vuruşarak sonunda onu yıkıp öldürmek üzereyken, o düşman askeri Hz. Ali’nin mübarek yüzüne tükürdü.
    Bunu üzerine Hz. Ali(r.a) düşmanını bırakarak ayağa kalktı: “Yürü git, seni öldürmekten vazgeçtim, serbestsin.” dedi. Savaşçı bu duruma şaştı: “Beni alt edip öldürmek üzereyken neden vazgeçtin. Seni ne vazgeçirdi?” diye sordu. Hz. Ali(r.a) cevap verip şöyle dedi: “Ben seninle Allah yolunda ve sırf Allahın hoşnutluğunu kazanmak için savaşıyordum ve onun için seni öldürecektim. Sen yüzüme tükürünce öfkelendim, sana kızdım. Eğer o an seni öldürseydim, sana olan kızgınlığımdan dolayı bunu yapmış olacaktım. Yani seni Allah rızası için değil de kendi nefsim için öldürmüş olacaktım. İşte bu düşünceyle seni serbest bıraktım.” dedi. Bunu duyan adam, bu büyük asalet ve ince anlayış karşısında iman ederek Müslümanların safına katıldı…
   Bu zamanda böyle bir davranışı sergilemek zor mu? Zor fakat bir o kadarda sevabı büyük, her zorluğun bir güzelliği vardır…

                                        Kıssadan hisse diyip kenara atacağımıza,
                                                Bunlardan ders çıkartmaya bakalım…
DEVAMINI OKUYAYIM

16 Haziran 2014 Pazartesi

...DOST MECLİSİ...

Dostluk, karınca misali olmalı,
Dayanışma içinde, kardeşlik içinde...

   Eski dostluklar yok artık denilir ya hani, gerçektende eski dostluklar şu an yok denecek kadar az maalesef…
   Bu durumda olmamız tabi ki tamamen hepimizin suçu, duyarsız olmamızın suçu… Herkes ister ki, iyi bir dostu olsun ona güven duysun, saygılı olsun, bunları herkes ister. Çünkü böyle dostluklar gerçekten büyük bir ihtiyaçtır. Eski dostlukları anlatmakla bitmez ama yeni dostluklar bir cümle sarf edilmeyecek durumda o kadar içler acısı…
   Bana göre dostluğun birçok tanımı var ama yine bana göre dostluğun tek amacı var: Allah için dostluk… Gerçek dostluk böyle değil mi zaten? Şimdikiler hep kanka aşağı, kanka yukarı takılıyorlar. Panpa, kanka daha neler neler, insan Panpa ismini köpeğine veriyor bizimkilerde birilerinden özenip arkadaşlarına öyle hitap etmeye başlıyorlar. Böyle hitap şekliyle konuşanlarda: “Biz dostuz öyle şakadan diyoruz.” diyorlar. Tamam, şakadan bir olur, iki olur ama üçüncü olmaz, olmaması daha doğru olur. Hitap şeklinde takılı kalmıyorum, birbirine kanka diyenlerde gerçek dost olabilir, hakiki dost ama böyleleri istisna…
   Görüyoruz okullarda, parklarda kanka diyerek geziyorlar, ona buna laf atıyorlar. Böyle kişiler dostum diyerekten gezse ve böyle terbiyesizlikler yapsa böyle kişilerin yaptığı tek bir şey olacak, dostluğun adını kirletmek…
   Açıkça demek istediğim şu: Dostluk Allah için olursa ne güzel ama kötü arkadaşlıklar olursa çok sıkıntı…
   Dost dediğimiz kişi bizim kötülüğümüzü ister mi? İstemez elbet, ama yanlış yola doğru sürüklerse ister istemez o zaman ne olacak. İster istemez yanlış yola sürüklemekte aynen şöyle oluyor; arkadaşının sevdiği kız ile arkadaşının çıkması için daha doğrusu sevgili olması için, arkadaşına öyle bir gaz verir ki, arkadaşını hemen kötü yola sürükler. Bunu isteyerek yapmış olamaz, o konularda dini boyutta bir bilgisi olmadığı için bunu söylemiş olabilir veya arkadaşının mutluluğu için İslamı hiçe saymış olabilir. Bu gibi hatalara, kötü yola düşmemek için bilgi edinmemiz lazım, dostlukta bilgide önemlidir hem de çok…
   Dediğimiz gibi bazı kişilerde bu bilgileri bildiği halde bilinçsizce kötü yolda ilerler, olan dostluklara olur, böylesine dostluk denir mi orası da meçhul tabi…
   Fark ettiyseniz bu yazıda aslında dostluğu anlatacakken konu biraz değil çok saptı, dostluğu anlatmak için aklımda o kadar çok düşünce var ki ama bu düşünceleri yazıya aktarmak zor…
   Bana göre iyi dostun, kötü dostun bir örneği var: Hani bahçede domates yetiştirirken o domates daha çabuk olgunlaşsın diye ilaç veriyorlar ve daha güzel ve daha çabuk yetişiyor. İşte ben iyi dostu o ilaca benzetiyorum çabuk olgunlaşmamızı sağlar. Gerçi o ilaçlar domatesin doğallığını alıyor o yönden iyi değil ama insani taraftan bakınca iyi dostun bende ki tanımı bu…
   Kötü dost ise: Bahçedeki domateslerin geliştiğini gördükçe sevinen biz, bir anda o domates bahçesine dolu vurduğunu düşünecek olursak, tüm domatesler yenilmeyecek hale gelir, işte kötü dostta aynı bunun gibi, bizi bir anda yok edebilir…
   Birisiyle arkadaş olacak isek ahlaki özelliklerine dikkat etmemiz gerek yani: “O kişi nasıl biri, küfürbaz mı?” diye öğrenmemiz gerek eğer kötü yoldaysa ve biz o kişiyi değiştirme yolunda kendimize güveniyorsak: “Allahın izniyle o kişiyi iyi yola çekerim.” dersek onun yanında olmamız lazım. Ama kendimize güvenemiyorsak: “O kişi beni kötü yola çeker.” diyorsak, o kişiden uzak durmamız lazım…
   Bütün yazıyı toplarsak kısaca: Dostluk, Allah için dostluk olmalı. Dostluk, Hz. Ebu Bekir(r.a)’ın, Peygamber Efendimiz(s.a.v)’e dostluğu gibi olmalı… Dostluk hakkında binlerce kitap yazılabilir ama tüm çıkar yollar tek cümleyi işaret eder: Allah için dostluk…

                                                                İyi dost: Allah için dostluk,

                                                                Kötü dost: Şeytan için dostluk…
DEVAMINI OKUYAYIM

9 Haziran 2014 Pazartesi

...SÖZÜNDEN DÖNME...


Şu ezanlar şahidimiz olsun ki:
Ettiğimiz tövbeden geri dönmeyelim inşaallah...
  Günler, haftalar, aylar hatta yıllar geçiyor. Her geçen gün Allahtan biraz daha korktuğumuzu ve Allaha muhtaç olduğumuzu anlıyoruz. Çünkü her geçen gün yeni bilgiler ediniyoruz.
   Dün imanın şartını öğrendiysek, bugün islamın şartını öğreniyoruz. Bu edindiğimiz bilgiler bize Allahın yolundan ayrılmayacağımız gerekliliğini sunuyor, Allaha kulluğumuzu tam yapmamız gerektiğini öğretiyor, Allahtan korkmamızı söylüyor.
   Ama bu korku; öğretmenin, öğrencisine sinirlendiği zaman, öğretmenin sinirli halinden dolayı öğrencinin aklından bazı düşünceler geçer; “acaba öğretmenim beni döver mi?”  böyle düşünceler öğrencinin aklında bir korku oluşturur. Ama yaşadığı korku çok başka, Allahtan korkmamız çok başka…
   Allahtan korkumuz; çocuğun annesine bağırmasından sonra pişman olup özür dilediğinde annesinin onu affedip affetmeme kararsızlığı içinde olduğu korku gibi düşünebiliriz. Yani: “Acaba annem beni affeder mi?” korkusu, endişe korkusu yani “Acaba Allah bizi affeder mi?”
   Korktuğumuzu söylüyoruz, ne kadar haram yol varsa o yoldan ilerliyoruz. Allahı sevdiğimizi söylüyoruz yine o yollardan devam ediyoruz. Allahı sevmek hiç böyle olur mu? …
   Derler ya; “yalana karnım tok” diye, aynen öyle benliğimize yalan söylemeye gerek yok. Ama bu hataları yapıyoruz diye de; “affedilmeyeceğiz biz çok günah işledik, biz helal yola giremeyiz” demenin de bir manası yok. Yeter ki af dileme konusunda samimi ve sadık olalım. Yaptığımız hatalar çok olabilir ama hepsine bir tövbe yeter…
   Önemli olan samimi ve sadık olmak, çünkü samimiyetsiz bir tövbe edilse bile tekrar o hatayı yaparız. Sadık olmakta aynı bunun gibi tekrardan hatalarımıza devam ederiz.
   Yaptığımız tevbe tavuk tövbesi gibi olmayacak Nasuh tövbesi gibi olacak.
   Tavuk tövbesi aynı şunun gibi; hani tavuklar acıkınca yemin başına üşüşürler ve doyunca tekrar gezintiye devam ederler. Sonra tekrardan acıkırlar ve tekrardan doyunca gezintiye giderler. Bizlerde çoğu zaman böyle yapıyoruz. Tövbe Yarabbi diyoruz, ama Allaha verdiğimiz sözü tutmayarak tekrar gidip hatalara devam ediyoruz.
   Nasuh tövbesinin bir hikâyesi var aslında bu hikâye Mesnevide geçer biraz uzunca bir hikâyedir ama okunmaya değer bir hikâyedir…
   Yıllar önce Nasuh adında bir adam varmış. Yüzü kadın yüzü gibi tüysüz olduğu için erkekliğini bu yüzden rahatlıkla gizler ve kadınlar hamamında tellaklık eder, böylece kadınları kolaylıkla baştan çıkarırmış...
   Nasuh yıllarca tellaklık etmiş, kimse onun erkek olduğunun farkına varamamış. Çünkü yüzü kadın yüzü gibi, sesi kadın sesi gibiymiş. Çarşaf giyer peçe takarmış ama şehveti azgın bir gençmiş.
   Aradan zaman geçince Nasuh bu işten pişman olmuş, tövbe etmiş fakat tövbesini tutamamış. Defalarca tövbe edip bozmuş.
   Bir gün Nasuh, bir Allah dostuna giderek: “Bana dua et.” diye ricada bulunmuş. Allah’ın (c.c.) veli kulu da onu bu durumdan kurtarması için Allah’a dua etmiş. Nasuh bir gün yine hamamda tası doldururken padişahın kızının küpesindeki incilerden biri kaybolmuş. Bütün kadınlar onu aramaya koyulmuşlar. Herkesin eşyasını aramak için önce hamamın kapısını kapamışlar. Sonra başlamışlar aramaya. Fakat inci bir türlü bulunamamış. Bunun üzerine herkesin başta ağzı olmak üzere incinin saklanabileceği her yerini aramaya başlamışlar.
   Kolculardan biri: “İhtiyar, genç, herkes anadan doğma soyunsun.” diye bağırmış. Nasuh korkusundan bir kenara çekilmiş, yüzü korkudan sararmış dudakları titremiş. Çünkü yaptığı bu işin cezasının ölüm olduğunu biliyormuş. Kendi kendine: “Yarabbi”, demiş, “Birçok defalar tövbe ettim fakat tövbemi bir türlü tutamadım. Eğer beni bu beladan, rezil rüsva olmaktan kurtarırsan bütün yaptıklarımdan tövbe ettim.” diye inlemiş.
   Hamamdakiler herkesi aradıktan sonra: “Ey Nasuh herkesi aradık, şimdi sıra sende, gel seni de arayalım.” demişler. Tam onu arayacaklarken ansızın biri: “İnci bulundu.” diye bağırmış.
   Nasuh’u aramaktan vazgeçmişler, böylece Nasuh rezil olmaktan ve ölümden kurtulmuş. İnci bulunduğu için herkes bayram etmiş, sevinmiş. Bu sevinç dalgası geçtikten sonra Nasuh’u padişahın kızını keselemek üzere çağırmışlar. Nasuh bir mazeret uydurmuş, hamamdan çıkıp kaybolmuş. Bir daha da tövbesini bozmamış…
   Hikâye bundan ibaret işte bizim tövbemiz böyle olmalı gerçi burada Nasuh zora gelince tövbe etmiş, biz zora gelmeden tövbe etmemiz lazım.
   Zira Muaz b. Cebel(r.a), Peygamber Efendimiz(s.a.v)’e: “Ey Allahın Resulü! Nasuh tövbesi nedir?” diye bir soru yöneltmiş. Peygamber Efendimiz(s.a.v)’de aynen şöyle buyurmuş: “Kulun yapmış olduğu günaha pişmanlık duyup Allah'a özrünü arz edip sonra da sütün memeye geri dönmediği gibi o (günaha) dönmemesidir.” diye söylemiştir.
   Tövbe etmemiz gereken çok hatalarımız var ve bu hatalardan vazgeçmek için sütün memeye dönmediği gibi o günahlara tövbe etmemiz lazım.


                                                               Tavuk tövbesi yerine,
                                                                   Nasuh tövbesi edelim… 
DEVAMINI OKUYAYIM

2 Haziran 2014 Pazartesi

...SIKINTI YOK HUZUR ÇOK...


ÖLÜM gelmeden önce,
sahiplenmek gerek...
   Miras lafını duyunca hemen kulağımızı açar dinleriz: “Acaba kimden miras kalmış, ne kadar kalmış, kime kalmış?” sorularının cevabını çok merak ederiz. Çünkü bazılarımız gökten para yağmasını bekliyor.
   Çalışma yok, gayret yok ama diyoruz ki: “Param olsa ev alırım, param olsa araba alırım.” Para oturduğumuz yerde gelmez, çalışacağımız zaman gelir. Gerçi oturunca da para gelir ama o paranın helal para olması olanaksız. Çünkü çalışmadığımız halde bize gelecek olan paranın yeri, iddia bayii veya at yarışı olmadı loto toto, böyle yerlerde helal denilen para yok… Kastettiğim miras değil yani bize oturduğumuz yerden miras kalması Allahın bir hikmeti diye bakabiliriz yani birisinden miras kalması haram değil sadece şans oyunlarından kazanılan para haram diyebiliriz…
   Konumuz aslında para mevzusu değil, konumuz aslında miras mevzusu ama nasıl bir miras…
   Öyle bir miras ki; bazılarımız hiç yüzüne bile bakmıyor, o mirastan faydalanmak isteyen o kadar çok kişi var ki ama istediklerini yapamıyorlar, nefsleri engel oluyor. Mirası sahiplenme işini öyle bir erteliyoruz ki sanki ölmeyecekmişiz gibi…
   Evet, bize çok büyük bir miras kaldı ama dediğim gibi kullanmıyoruz. Bu mirası kullandığımız da içimiz öyle bir ferahlıyor ki aklımızda ki tüm sorulara cevap bulabiliyoruz. Mirasımız: Kuran-ı Kerim…
   Dıştan bakıldığında sade bir kitap gibi ama içini açtığımızda, sanki biz Kuran-ı Kerimi değil, Kuran-ı Kerim bizim içimizi açıyor…
   Bazen sıkıntılı bir anımda Kuran-ı Kerimden rastgele bir ayetin mealini okuyorum ve o anda ki sıkıntımın çözümünü bulmuş oluyorum. Dediğim gibi Kuran-ı Kerim bizim içimizi açıyor, canlı kitap gibi, sanki bizle konuşuyor. Hep aynı cümleler belki ama bulduğu çözümler hep ayrı…
   Peki, Allahın bizlere, gönderdiği bu nurlu hikmetten neden faydalanma işini erteliyoruz, Kuran-ı Kerim okumayı bilmediğimiz halde: “Şimdi öğrenemem çok işim var, küçükken aklıma girerdi şimdik hiç aklıma girmez, belki başka zaman öğrenirim…” diyerekten hep geçiştiriyoruz.
   Sebep; öğrenmenin nefse zor gelmesi ve aklımızdaki kalıplaşmış bir düşünce: “Küçükken öğrenebiliriz ama büyüyünce öğrenme işi zor…” neden zor olsun ki, insan Allahın izniyle istediğini yapabilir. İstediği de Kuran-ı Kerim öğrenmek olunca Allahın yardımıyla inşaallah öğrenilir.
   Geçenlerde 86 yaşındaki birisi gayret etmiş, sabretmiş maşallah o yaşta Kuran-ı Kerim öğrenmiş. Hatta ziyaretine gittim beraberken bir sayfa okudu ve benimde dinlememi istedi. Ve dinledikten sonra anladım ki gayret edilince ve de yaptığımız her işi Allah rızası için yaptığımızda olmayacak iş yokmuş…
   Bu mirası bizlere ulaştıran Sevgili Peygamberimiz(s.a.v) şöyle buyuruyor: “Kuran-ı Kerim okuyunuz, çünkü Kuran-ı Kerim kıyamet günü kendisine dost olanlara şefaatçi olarak gelecektir.” Bu kutlu daveti hala geri çeviriyoruz ve davete icabet etmemiz için Allahu Teâlâ bizlere Kehf Suresi 27 ayette şöyle buyuruyor: “Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku! Onun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. Ve O’ndan başka bir sığınılacak da bulamazsın.” bu ayet, Kuran-ı Kerim’in ne yüce bir kitap olduğunu bildiriyor, sığınılacak bir yerimizin olmadığını bizlere söylüyor.
   Bizler Kuran-ı Kerim’i öğrenip, okuyup, yaşayıp ve yaşatmaya çalışmamız lazım eğer Cennete gitmeyi istiyorsak… Düşünsenize, bir sınava giriyorsunuz ve o sınavda çıkacak soruların cevaplarını yanınıza aldığınız bir kitaptan bakarak tek tek o soruları yapıyorsunuz ve sınav sonucu 100 puan alıyorsunuz… Herkes böyle bir sınava girmek ister çünkü kitaba bakmak serbest…
   İşte Kuran-ı Kerimde aynen öyle Allah rızasını kazanmak yani 100 puanı kazanmak için bir sınavdayız. Bu sınavdaki sorulara nasıl cevap vereceğimizde Kuran-ı Kerimde yazıyor. İşte sınav, işte kitap 100 puan almaya çalışana helal olsun…

                                                                   Çok büyük bir Miras düştü bize,

                                      Bu mirası hakkıyla sahipleniyorsak ne mutlu bize…
DEVAMINI OKUYAYIM