25 Ağustos 2014 Pazartesi

...(KUSUR)LARIMIZI ARAMA VAKTİ...


Şimdi odaklanalım ve sonuca bakalım,
Sadece sorularımı cevaplayacağız yoksa cevapları da mı yapacağız?
   Kendi kusurlarımızı görmediğimiz daha doğrusu görmek istemediğimiz her an başkalarının kusurlarını ortaya dökmek için uğraşırız. Yaptığımız davranışın yanlış dehlizlerde olduğunu adımız gibi biliyor olsak dahi yinede bu hatayı sürdürmeye devam ederiz…
   Her geçen dakika kusurlarımızı düzeltmemiz için harika bir an olabilir ama biz böyle anları: “Anne, abim bugün öğle namazını geciktirdi. Baba, abim verdiğin işi zamanında yapmadı.” demekle geçiriyoruz. Elimize geçen tek şey ortalığı karıştırma şerefi oluyor. Artık o da nasıl bir şerefse!
   Bir bakıma fitnecilik veya daha da haddimizi aşarsak iftira atmaya kadar gidebiliriz. Yani kusurları büyüterek daha da destanlaştırarak ortama sunarsak işte o zaman iftiranın dehlizlerinde gezmiş oluruz…
   Mevlana Hazretleri: “Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi ol.”  diyor ama bizler o kusurları örtmede gündüz gibi oluyoruz. Hatta o da yetmezse ışık tutuyoruz. Bazılarımızın ne yazık ki en iyi yaptığı başkalarının kusurlarını ortaya dökmek…
   İlk verdiğimiz örnekte abisini, annesine şikâyet eden çocuk, abisini namazı geciktirdi diye şikâyet ediyordu. Kendiside sabah namazına kalkmamış olabilir ama kendisini sorgulamıyor her zaman dediğimiz gibi nefsinin sözünü dinliyor ve kendisini sorgulama ihtiyacı duymuyor. Hâlbuki nefsinin yolundan gideceğine hakikat yolundan gitse kendisini sorgulasa daha iyi olmaz mı? Kendisini hesaba çekse: “Ben namaza kalkmak için bir tane alarm kurdum ama kalkamadım, yarın iki tane alarm kurarım o zaman inşaallah kalkarım.” dese aynı bu şekilde hesabını kendisine verse ve yarın olduğunda namaza kalksa o kusur kimseye duyurulmadan kapanmış olmaz mı? Böylede olunca içimiz huzurla dolmaz mı? Allahın hoşuna gitmez mi? Soruları cevaplamak kolay ama önemli olan herkesinde bildiği gibi söylediklerimizin icraata dökülmesi…
   İnsandır hata yapabilir ama o hatanın hata olduğunu bildikten sonra tekrar yapması doğru değildir. Oldu ki bu hatayı tekrar yaptı diyelim o zamanda tevbe eder. Yine mi yaptı yine tevbe eder. Önemli olan tek bir ayrıntı var YAPMAMAYA ÇALIŞMAK bunun için gayret etmek… Allahın sevgili kulu olmak zordur ve bizler bu zorlu yolda önümüzde ki engelleri tek tek aşarak mutlu sona inşaallah ulaşırız…
   Aklımızı başkalarının kusurlarını ortaya dökmek için kullanmayalım kendi kusurlarımızı düzeltmek için kullanalım… Yunus Suresi 110.ayetin yarısında Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: “Akıllarını güzelce kullanmayanları Allah, pislik içinde bırakır.” Şimdi önemli olan kusurlarımızı düzeltmek, inşaallah düzeltenlerden oluruz…

                                       Kusursuz olma yolunda ilerlemek için,

                                        Kusurları ortaya dökmek gerekmez…
DEVAMINI OKUYAYIM

18 Ağustos 2014 Pazartesi

...ZİNDANDA YAŞAMAK...

Öyle bir zindan ki,
Avlumuz secdede olduğumuz andır...

   Bu dünyada zevk ve sefa içinde olabiliriz, yaşadığımız her dakika sorgulanmayacak gibi zamanımızı nefsimizin istekleriyle geçirebiliriz. Kimseye eyvallahımız olmadan sadece nefsimiz istiyor diye herkesin canını yakabiliriz. Ama bizim yaşantımız, Müslüman’ın yaşantısı böyle olabilir mi? Bize yakışır mı diye sormuyorum. İnandığımız Kuran-ı Kerim’e, ümmeti olduğumuz Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v)’e uyar mı bu yaptıklarımız diye soruyorum. Bunları yapsaydık kalbimizde İman meyvesini taşımazdık veya taşıyamazdık.
   Davranışlarımızda daima kısıtlıyız, istediğimiz her şeyi yapabilme gücümüz olsa bile hakkımız olmayabilir. Hakkın olmadığı yerde adaletin olmadığı gibi güç vardır, başkalarını ezme vardır. Merdivenleri kullanmak yerine insanları bir basamak olarak kullanmak vardır.
   Böyle kötü davranışları Müslümanım diyen yüzlerce belki binlerce insan vardır ama bir Müslüman olarak bunları yapar. Sonuçta Müslümanım dedi ya ve bunları yapmaya hakkı olduğunu zannediyor ya işte ne kötü bir yol üzeredir o kişi…
   Peygamber Efendimiz(s.a.v) buyuruyor ki: “Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir.” bu hadis-i şerife bakıldığında tarafımızı seçmemiz gerekmez mi daha doğrusu Allaha kul olacak mıyız olmayacak mıyız bunu kendimize sormamız gerekmez mi?
   Bir tarafta ortalama 70 yıl yani ölene kadar cennet ve daha sonrası ebediyen cehennem olabilir. Diğer tarafta ise 70 yıl zindan ve daha sonra ebediyen cennet olabilir. Şunu da söylemek gerekir ki kimin cennete veya cehenneme gideceğini Allahtan başka kimse bilemez. O yüzden olabilir dememiz daha doğru olur…
   Bu dünya müminin zindanı diyor Efendimiz(s.a.v) ve bu dünyanın bize nasıl zindan olacağına gelirsek o da şöyle ki; yazının başında dediğim gibi istediğimiz her şeyi yapamayız. Çünkü çoğunlukla istediğimiz şeyler şan, şöhret, mevkii olunca o işin içine şeytanda karışıyor, nefsimizde… Bunlar karışınca da haddimizi aşıp uçkur düşkünü olabiliyoruz, parayı bulup cimri oluyoruz hatta paraya bile tapıyoruz. O derece yolumuzdan şaşıyoruz. Böyle olunca da dünya bize cennet gibi geliyor ama Müslüman bunları yapamaz, yapmaması gerekir kendi iyiliği için nefsin yoluna düşmemesi gerekiyor…
   Yapmadığımız takdirde nefsi arzularımızı hep körükleriz. İçimizde yanan şan, şöhret sevgisine bir su serperiz ve zindan hayatımız başlar. Bu zindandayız diye halimize o kadar çok şükrederiz ki, gün gelir zindan hayatımız biter ve her sabrın sonunun selamet olduğu gibi bu zindanında sonu cennet olur inşaallah… Tek mesele şu kaç yıl yaşayacaksak o kadar yıl zindanda kalmaya razı mıyız? Zindan diyoruz da öyle bildiğimiz zindanlar gibi değil bu şükredilecek bir zindan işte bunu anlamamız gerek ve bunu Allahın izniyle yaşamamız gerek…

                                                 Gün olur yaşarız zindanın içinde,
                                              Gün olur kalırız cennetin içinde… İNŞAALLAH 
DEVAMINI OKUYAYIM

11 Ağustos 2014 Pazartesi

...DÜŞÜNMEK GEREK...


Bazı sohbetler ufkumuzun gelişmesini
...sağlayabilir...
Sabahın derin sessizliğinde ağır adımlarla camiiye doğru yürüyen yaşlı bir amca, biraz ilersinde yürüyen Ömer’e dikkatlice bakıyordu. Ömer ara sıra adımlarını yavaşlatarak arkasına doğru bakmaya çalışıyordu ama hemen kafasını çeviriyordu, haliyle de arkasından kimin geldiğin göremiyordu. Arkasına dönememesinin sebebi de içinde biraz korku olmasıydı. Çünkü bazı kişiler rahat yatağında uykunun derinliklerine inmişken dışarıda ki sesleri duymak istemezdi...
   Ömer izlediği filmlerin etkisinde kaldığı çok belli oluyordu. O anda cesaretini toparlayarak bir anda arkasına döndü. İçi rahatlamıştı çünkü gördüğü yaşlı bir amcaydı. Amca hemen selam verdi. Amcayla aynı hizaya gelmek için yavaşlarken Ömer de, amcanın selamını aldı. Aralarında hoş bir sohbet başlamıştı…
Amcanın, Ömer’e karşı samimi bir tavrı vardı, o yüzden konuşmayı amca sürdürüyordu. Birkaç cümleden sonra Ömer de amcaya karşı samimi sohbetler içine giriyordu. Birbirlerine isimlerini, nereli olduklarını tek tek sordular. Sohbet kargaların ötüşmeleriyle, kuşların cıvıltılarıyla daha da hoş hale gelmişti.
   Sohbet koyulaşmışken camiinin kapısından içeri girdiler. Ömer ön saflarda yer bulmuştu bile, o anda da omzundan birisinin dürttüğünü fark etti. Bu o amcaydı yani Yusuf amca… Ömer’e: “Çıkışta bekle birlikte gideriz.” demişti. Ömer de: “Tamam Yusuf amca…” diyerek önüne dönmüştü. Çoğu kişi uykusundayken onun böyle bir olay yaşaması çok güzeldi. Çünkü Ömer ne yaşarsa yaşasın tüm olaylardan bir ders çıkarmaya çalışırdı…
   Namaz bittikten sonra Ömer kapıda Yusuf amcayı bekliyordu. Yusuf amca gelince hemen koluna girdi ve hoş sohbet kaldığı yerden devam ediyordu. Yusuf amca biraz sustu ve susarken düşündü.
   Düşünerek konuşmak onun için çok önemliydi ve bir anda Yusuf amca konuşmaya başladı: “Yeğenim sana yaşadığım bir olayı anlatmak isterim müsaaden var mı?” Ömer bu soruyu duyunca şaşırdı. Çünkü Ömer’in önceden karşılaştığı çoğu insan ona böyle sorular yöneltmezdi ama Yusuf amcanın, Ömer’e saygı gösterdiği için sorduğu soru Ömer’i sevindirmişti.
   Hiç gecikmeden: “Tabi Yusuf amca anlatmanı isterim elbette...” diyerek sözleri Yusuf amcaya bıraktı: “Bak yeğenim ben emekli imamım. Sivas’ta yaptığım imamlık süresinde orada birisiyle karşılaştım. Bu karşılaştığım kişi serserinin tekiydi. Mahalleli ondan pek haz etmezdi ama ben devamlı onla arkadaşlık kurmaya çalıştım. Dini bilgileri öğrenmesini çok istiyordum ama davranışları ile resmen İslama karşı gibiydi. Neyse işte, bir gün…” derken Yusuf amcayı öksürük tutmuştu. Ömer o sırada heyecanlanarak Yusuf amcanın sırtına vurdu. Yusuf amca cümlelerine devam edecekken Ömer meraklı bir şekilde: “O gün ne oldu Yusuf amca…” Yusuf amca tebessüm ederek: “Dur yeğenim acele etme anlatıyorum...
   İşte o gün vakit nazından çıktıktan sonra camii cemaati çay içmek istedi bende kıramadım gittik çay içtik. Orada da tevafuk eseri o arkadaş vardı. Beni görünce hızlı adımlarla yaklaştı bana, rica ederek beni dışarıya çağırdı. Bu arkadaşın ismini söylemeyi unuttum Mehmet’ti ismi. İşte o an Mehmet gözlerimin içine bakarak: “Hocam bana İslamı öğret, Kuranı öğret, Allahı öğret bana Hocam…” tabi ben bunları duyunca tüylerim diken diken oldu, hem de sevinmiştim. Her neyse aradan bir hafta geçmeden Kuranı öğrendi, namaza başladı. Hayatı yoluna giriyordu. Tam bir hafta geçtikten sonra vakit namazındayken Mehmet secdede kaldı. Maalesef Mehmet ölmüştü. O secdede ölmeyle şereflenmişti. Öldüğü gece rüyamda onu gördüm bana şöyle diyordu: “Allah razı olsun Hocam şimdi senin vesilenle buradayım Allah razı olsun.” dediği anda terler içinde kalktım uykumdan...
   Şimdik yeğenim sen bana diyeceksin ki bunu bana niye anlattın Yusuf amca? Şu yüzden anlattım ki, herkes namaza başlamaya gayret etsin. İmana yönelmeye çalışsın. Ben yaşadığım bu olayı gördüğüm gençlere anlatmaya çalışıyorum belki düşünürlerde İslama sıkı sıkı sarılırlar diye…
   40 yıl İslama karşı olursun ama 1 haftalık öğrendiğimizle yaşadığımızla secdede ölmek nasip olabilir. Cennette yerin olabilir. Sadece 1 hafta ama nelere kâdir…” Ömer gözlerinden akan yaşı silerken Yusuf amcanın evine gelmişlerdi. Ömer, Yusuf amcanın elini öptükten sonra ayrıldı ve evine doğru yürümeye başladı. Yaşananlar sanki bir film gibiydi. Eve gidene kadar olanları düşünüyordu ve en önemlisi de bunlardan ders çıkarmaya çalışıyordu. İşin garibi bundan sonraydı. Çünkü o amcayı daha sonra hiç görmemişti evinin önünde beklediği gün bile olmuştu ama o amca ortalıkta gözükmüyordu…
   
                          Ömer tüm olanlardan ders çıkarmaya çalışmıştı,

                 Acaba biz yaşadığımız olaylardan ders çıkartabiliyor muyuz?
DEVAMINI OKUYAYIM

4 Ağustos 2014 Pazartesi

...ANLAMLI KELİMELER...


Kelime dağarcığımızı daima,
İyi yönde ilerlemesini sağlamalıyız...
   Kullandığımız kelimeler bazen imanımızın tazelenmesini sağlar, bazen de imanımızdan soğumamıza neden olur…
   Çarşıda, pazarda gezerken başkalarını çok eleştiriyoruz, farkında olarak gıybet ediyoruz. Pantolonlu bir hanım görsek ilk işimiz bazen onu eleştirmek oluyor: “Gelmiş neredeyse 50 yaşına hala pantolon giyiniyor, yazık ya yazık…” diyoruz, bir bakıma kınamak oluyor, bir bakıma eleştiri, hele ki bunu söylerken yanımızda birisi varsa ve ona söylersek bunları o zaman da bir bakıma gıybet oluyor.
   Bu olaydan sonra ki söyleyeceğimiz kelime veya bir cümle çok önemli, eğer dersek ki; tövbe estağfurullah ve bu kelimenin anlamın o an için düşünüp söylersek imanımız tazelenmiş oluyor. Söylediğimiz kısa bir kelime ama anlamı bizleri nasıl kurtarıyor şaşılacak iş doğrusu deriz normalde ama doğrusu Allahın lütfu dememiz olur...
   Bu kelimeyi söyleyeceğiz diye de başkalarının arkasından konuşmak tabi ki de doğru değil. Zaten tövbe estağfurullah dememiz için birisinin arkasından konuşmaya veya bir günah işlendiğinde söylenir diye bir şey yok. Günah işlemeden de söylenilmesi çok faziletlidir. Bunu aynı sadaka vermek gibi düşünebiliriz. Birisi bizden yapılacak camii için para istese ve bizde direk o kişiyi söylediği parayı versek, günah işlendiğinde tövbe eden insan gibi oluruz.
   Ama kimse söylemeden içimizden gelerek o camiinin yapımı için görevlilere para versek onlar demeden, günah işlemeden tövbe eden insan gibi oluruz. Bakıldığında böylesi daha güzel olur öyle değil mi?
   Onca cümle içinde öyle kelimeler kullanırız ki bize gerçekten fayda sağlar; çok şükür demek bile öyledir. Bir yemekten kalktığımızda ilk olarak çok şükür deriz veya şükrümüzü dualara dökeriz ve bu bize o kadar çok fayda sağlar ki, belki de söylediğimiz kelimeler bizi cennete doğru götürür… Bunun farkına vararak yapmamız tabi ki de en doğrusu ve en güzeli olur…
   Birde bu sözcükleri kullanacağımız yerde daha farklı ve imanımızı daha kötüye sürükleyen cümleler kurabiliriz. Küfür etmemiz aynı bunun gibidir. Bazıları küfrün ne kadar kötü bir şey olduğunun farkında bile değil.
   Sokağa çıktığımızda kimseden utanmadan bağırarak küfür eden çocuklara, gençlere hatta daha da büyük kişilere bile rastlarız. Küçük çocuklar en başta küfrü ya mahalleden öğrenir, ya babadan ya da akrabalardan… Ortada üzücü bir durum var ki o da küfür öğrenen çocukların çoğu babasından öğrenmesi...
   Özellikle babası öğretmiyor ama babasından duyarak öğreniyor. Öğreniyor diyoruz ama gerçektende öyle, çünkü anlamsız ve saçma olan kelimelerin manasını bilmeden söyleyenler var ve çocuklarda okulda öğretmenlerinin anlattığı konular gibi bunu da öyle öğreniyorlar…
   Hala bunlara rağmen çocukların yanında hangi kelimeleri kullanacağımıza dikkat etmeden konuşuyoruz. Çocuklarda yarının Allah nasip ederse babası olacaklar. O kervanda öyle devam edecek. Kullanacağımız kelimeleri çok iyi seçmemiz lazım, aklımızda tartmamız lazım. Yoksa neslimiz küfre sürüklenecek Allah korusun… Bir tarafta iman tazelemek var, diğer tarafta imanımızdan soğumak var. Siz seçin, acaba hangi yol bizim için daha hayırlı olur…?
                                                
                                             Anlamlı kelimeler, anlamsız kelimelerden,

                                                               Daima daha iyidir…
DEVAMINI OKUYAYIM