28 Eylül 2014 Pazar

...NE OLACAK BİZİM BU HALİMİZ...

   Namus kelimesinin anlamına uygun hareket etmeyip, başkalarını namussuzlukla itham eden kişiliksiz insanlar gün geçtikçe çoğalıyor. Bazılarımız zannediyor ki: “Ben çok namusluyum, iffetimi koruyorum, dışarı çıkınca dikkatli giyiniyorum.” derler ama bakıldığında söylenenin aksine bir davranış sergileniyor. Aynen öyle sergiliyorlar, sadece hanımlar değil, erkeklerde bu hatanın içine düşebiliyor çoğu zaman; daha güzel olayım, herkes bana baksın derdine düşüyoruz. Namusumuzu korumak kolaydır diye bir şey yok nefsimizi yenmenin kolay olmadığı gibi…
   Her sabah üniversiteye veya işe giderken uzun bir süremizi sabah bakımı yaparken harcıyoruz. Güzel görünmek için veya şık görünmek için değil, kızlar bize baksın benden gözlerini alamasın diye aynaların karşısında vakit geçiriyoruz. Aynı şekilde bayanlarda: “Biraz daha parfüm, şimdi biraz far çekelim. Mis gibi oldum bir içim su gibiyim.” bunları yaparak kurtuluşa nasıl ererler Allah bilir…
   Ya hu abartıya kaçmak, imanımızdan soğumamıza sebep olabilir, bunu bildiğimiz halde sırf beğenilmek için abartıya kaçıyoruz. Dışarıya adımımı attığımız anda artık göz zinası, fikir zinası, kulak zinası ve birçok zinanın başlıca sebebi biz oluyoruz. Başkalarının bize bakmasını istiyorduk ve amacımıza da ulaştık, sonuç; sadece günah işlemiş ve işlettirmiş olduk. Göz zinası diyince zaten belli oluyor, bakışlarımızla karşımızda ki erkek veya bayanı gözetlememiz ve gözetlerken akla gelen fikir zinası yani o kişiyle kurulan boş ve bir o kadarda salakça olan düşünceler…
   Kulak zinasına gelince karşımızda ki kişinin, topuklu ayakkabısının tak tak sesiyle dikkat çekmesi veya sırf dışarıdaki insanlar tahrik olsun diye konuşmasında ki kibarlık bir hayli fazlalaşması bunlarda haliyle kulak zinasına sebep oluyor.
   Kendimize namuslu olma konusunda çok güveniyoruz: “Ben her zaman namusluyum ve öyle de kalacağım.” diyoruz. Gereksiz yere denmiş sözcüklerden ibaret bunlar…
   Kendimize iman yönünden güvenmemiz doğru ama bu kadarda abartmaya gerek yok. Bugün ki düşüncelerimizle, yarın ki düşüncelerimizin aynı olmadığı gibi Allah göstermesin bugün tesettürlü giyiniliyorsa, yarın manken gibide giyilebilir.
   Muhtar ŞAHANOV’un, Medeniyetin Yanılgısı adlı eserinde şu hikâye geçiyor: “Bir köyde uzun etek giyen güzel bir hanıma, birçok erkek evlenme teklif eder ama bayan fakir olmasına rağmen, her ne sebepse teklifleri geri çevirir. İki genç iddiaya girer. Yakışıklı olanı: “Ben bu bayana kendimi kabul ettiririm.” der. Bayana giderek: “Annem sizin namuslu bir kadın olduğunuzu söyledi. Şu tokayı da hediye olarak gönderdi.” der. Bayan sevinerek alır ve annesine selam gönderir. Genç, başka bir zaman, altın bir yüzükle gelir: “Bunu da, ben size hediye etmek istiyorum.” der.
   Bayan: “Olmaz kabul edemem, karşılık olarak bir şey vermem gerekir ama bir şeyimde yok.” der. Genç de: “İlla bir şey vermeniz gerekirse, eteğinizi hafifçe çekip dizden aşağısına bir kerecik bakmam yeter.” der. Bayan da: “Bu kadar göstermekten bir şey olmaz.” diyerek eteğini azıcık sıyırır. Genç, başka bir zaman, altın bir küpe ile gelir. Kız küpeyi görünce sevinir. Uzatılan küpeyi alır. “Karşılık olarak benden ne istiyorsunuz?” der. O da: “Çok şey gerekmez, eteğinizi biraz daha sıyırıp dizden üstünüze baksam yeter.” der. Bu seferde kız fazla tereddüt etmeden dizden üst kısmını gösterir. Genç başka bir seferde güzel bir kolye ile gelir. Bayan uzatılan hediyeyi hemen alır. Genç: “Ücreti sadece bir öpücük.” der. Öpüştükten sonra artık işi iyice ilerletirler. Yakışıklı genç iddiayı kazanır.” Sadece bir iddia nelere sebebiyet oldu. Bizler giyim kuşamımıza dikkat edelim, şık giyinelim. Temsili insan olmaya çalışalım ama birileri bizi beğensin diye değil, sadece temsil etmek için, güzel yol budur.
   Bizlerde bu güzel yolla şereflenmeye çalışırız inşaallah. Bu yola girerken de başkalarına laf atarak değil, kendimize bakarak ilerlemeliyiz: “Bak o öyle giyinmiş, her tarafı belli oluyor.” diyerek değil: “Benim hatam gözlerimin başkalarının bana bakıp bakmamasını dikkatlice izlemek ben bu hatayı yapmamaya çalışayım.” diyerek o yolda ilerlemeye çalışırız.


                                                                          Ne olacak senin bu halin değil,

                                                              Ne olacak benim bu halim demeliyiz… 
DEVAMINI OKUYAYIM

21 Eylül 2014 Pazar

...ÖNEMLİ OLAN BİR DURUM...

Saçı sakalı ağarmış yaşlı Müslümana saygı gösterip,
İkram etmek, Allaha saygıdandır...Hadis-i Şerif...

   Sıkıntılı günlerimizde veya sevinçli günlerimizde yanımızda ilk olacak kişiler sevdiğimiz dostlarımız, akrabalarımız veya komşularımızdır. Böyle günler dostluk bağlarının gelişmesini sağlar.
   Misal verecek olursak düğünler veya cenazeler insanlar arasındaki buzların çözülebileceği günlerdir. Eski zamanlara, fazla değil 50-60 yıl öncesine bakacak olursak birbirimize daha çok sahip çıkarken, birbirimizin yanında sıkıntılı günlerde de, sevinçli günlerde de bulunduğumuzu biliyorken şimdilerde ise bu bağlılık eskisi gibi değil. Birbirimizden gittikçe uzaklaşıyoruz.
   Akrabaya ziyareti kesmiş, yolda bir akrabamızı görünce yapmacık bir şekilde sohbet ettiğimiz bir nesil olmuşuz ya da olmak üzereyiz. Anlayacağımız durum vahim…
   Sıla-i Rahime(akraba-dost ziyaret etmek) önem vereceğimiz yere bu büyük sevaptan yüz çeviriyoruz. Büyük sevap diyoruz çünkü Peygamber Efendimiz(s.a.v): “Akrabalık bağlarını kesip koparan kimse cennete giremez.” diye buyurmuştur. Bu yüzden yapılması çok büyük bir sevaptır. Buna karşılık denilebilir ki: “Biz akrabadan bağları kesmiyoruz ki, görünce selam veririz yani arada sırada gideriz öylesine yoksa bağlarımızı kestiğimiz yok.” bu bahane aynı suna benzer; birisi der ki: “Ben Müslümanım.” ama o kişinin yaşantısında Müslümanlık en son duraktadır. Hani ölüm gelince Müslümanım diyen kişiler gibi…
   Bunlar sadece bahane ama şu da var ki; sevildiğimiz yere sık gidip gelmek itibarımızı ve muhabbetimizi zedeleyebilir. Şeyh Edebali’nin, Osman Gaziye nasihat ettiği gibi, Allah onlardan razı olsun. Bizlere ufkumuzu genişletecek şekilde nasihat etmişler ama sevildiğiniz yere aradan çok zaman geçince gidersiniz diye böyle dememişler. Sadece arayı bilmek gerekir. Çok sık gitmek var birde az gitmek, bunun arasını bilmek gerekir ki ona göre davranalım. Davranışlarımız bu yönde olmazsa düğünlerde çağıracak yakınlarımız olamayacak.
   Bazı insanlar ister ki kimseye muhtaç olmasın, bu sebeple kimseyle fazla yakınlaşmasın, halini hatırını sormak zorunda kalmasın. Hani derler ya; tek tabanca olsun. Böyle istekleri olan insanlar üzücü derecede çok…
   Bu düşüncelerden kurtulmanın çözüm yolu da insanları sevmekten geçer. Eğer ki biz insanları sevmezsek, insanlar bizi sevse de bir işe yaramaz. İnsan sevmek çok kudretli bir vasıftır.
   Yunus Emre’nin dediği gibi: “Yaratılanı severim Yaratandan ötürü…” işte bu düşünceyle insanlara bakarsak, bir düğünümüz olduğunda emin olun ki davetiyeler bile yetmeyecektir…


                               Akrabaya ziyarette önemli olan sevdiklerimizle şeytanı              
                                           Sevindirecek şekilde gülmek değil.
                     O ortamda yaşadığımız hoş sohbetler ve kazandığımız sevaplardır,

                                                         Önemli olan…
DEVAMINI OKUYAYIM

14 Eylül 2014 Pazar

...İRADE-İ KUVVET YOLUNDA...

Amacımızı gerçekleştirme yolunda,
İrade-i Kuvvetimizle ilerleriz inşaallah...

   Üşengeçliğin belirtilerini taşıdığımız anda, hayallerimizi aklımızdan silmiş oluruz. Her şeyden vazgeçmiş bir halde olmamız ortada hayallerimizin kalmayacağını gösterir. Üşengeçliğin belirtileri nelerdir sorusuna gelirsek, saymakla bitmeyecek kadar çoktur…
   Aklımıza ilk gelen uyku meselesi oluyor. Her gün yataktan çıkmak istemeyen binlerce kişi vardır. Her birimizin çok önemli işleri veya görevleri dahi olsa işlerimizi yarı yolda bıraktıracak olan üşengeçlik biner bizim tepemize, nefsanî olarak: “Yat hadi yatağın keyfine çıkar.” der durur başımızda hiç yorulmadan bu kötü tavsiyeleri bize sunar. Haliyle bizde yatak düşkünü olduğumuz için: “Emredersin nefsim” diyerek olduğumuz yerde kalırız.
   Olan kime oldu? Tabi ki bizlere oldu, işimize gidemedik, o gün için yaptığımız tüm planlar bozuldu, söz verdiğimiz bir arkadaşa gideceğimize, güzel yatağımızda yattığımız için arkadaşlarımızla aramız bozuldu. Bu üşengeçliğin bize kattığı zararı dediğimiz gibi saymakla bitmez. Sadece bir dediğini yaptık diye günümüz kötü geçti…
   Bunun daha kötüsü de olabilir o da şöyle ki; hep verdiğimiz bir örnekten yola çıkacak olursak, üniversite sınavlarına hazırlanan bir öğrenci üşengeçliğin kirli ellerine kendini bırakırsa sınav günü sorulara sadece el sallar. Sonuç, yine hüsran, yine zarar… Aynı sınava bir daha çalış, bir daha strese gir, buna gerek var mıydı? Mesele üşengeçlikten kurtulmaksa yapılacak olan bellidir; irademizi kuvvetlendirmemiz lazım…
   Düşünecek olursak, sahabeler üşengeç olsaydı, Peygamber Efendimiz(s.a.v) öldükten sonra tek dertleri İslamı yaymak değil, yan gelip yatmak olurdu. O yüce insanlar, üşengeçliğin zerresini ruhlarında taşısalardı bizler beklide Müslümanlığı hiç bilmeyecektik…
   Bizde sahabelerin yaptığı gibi yapabiliriz ama şunu da unutmamak gerekir ki her çağın bir üşengeçlik formülü vardır. Bizim yaşadığımız zamanda üşengeç bir insan haline gelmemizi sağlayan teknolojik aletler var; bilgisayar, televizyon, telefon bunlardan sadece bir kaçı… Bunları yok sayarsak kendimizi kandırmış oluruz. Bunlar elbette ki bizi zorlayacak, yürüdüğümüz yolda ayağımıza takılan taş değil önümüze çıkan çok büyük bir kaya hatta bir dağ olacak. Bizler o dağı tırmanıp yolumuza devam etmeye çalışacağız…
   Bazı kişiler eskiyle, yeniyi kıyaslarken yaşadıkları ortamı göz önünde bulundurmuyorlar. Bizlere çoğu zaman Fatih Sultan Mehmet’i örnek göstererek: “Bakın o sizin yaşınızda yaptığınız gibi yan gelip yatmadı, düşündü, fikir üretti ve İstanbul’u fethetti. Siz ne yapıyorsunuz elinizde cep telefonu, önünüzde bilgisayar hayat geçiyorsunuz.” derlerdi. Elbette çok doğru sözler ama bu sözler söylenirken çağın teknolojik aletleri hiçe sayılıyor, karşılaştırılmıyor bile, eğer karşılaştırma yapılacaksa her yönüyle yapılmalıdır.
   Bize düşen görev bellidir; iradeyi kuvvetlendirmek… Nasıl kuvvetlendiririz meselesine gelecek olursak, boş vakit geçirdiğimiz her şeyden kendimizi soyutlamamız gerekecektir. Bunu yapmamız elbette ki zor ama bunu yapmak zorundayız. Amacımıza ulaşmamız için bunu yapmamız, başarmamız lazım… Bu zorlu sınavda Allah yardımcımız olur inşaallah…

                                                        Yan gelip yatacağımıza,
                                     Dik gezip düşünelim, geleceğimiz için bunu yapalım…
DEVAMINI OKUYAYIM

8 Eylül 2014 Pazartesi

...DERİN DEHLİZLER...


Işığa yürümek, hatta koşmak için, geçmişin dehlizleriyle yüzleşmeye
CESARETİMİZ VE İNANCIMIZ var mı?
   Pişmanlıklarımız, öfkelerimiz, kinlerimiz, küslüklerimiz hepsi geçmişimizin derin dehlizlerinde mevcut…
   Bunlardan sıyrılmayı, bunlardan kurtulmayı çok istesek bile gün gelecek bizleri geçmişimizle sınayacaklar. Gün gelecek geçmişimiz bir dosya gibi elimize tutuşturulacak. Diyelim ki geçmişimiz pisliklerle, kötülüklerle dolu olsun. Geçmişimizin kötülüklerle dolu olması geleceğimizin o yönde ilerleyeceğini gösteremez. Bir yıl önceki halimizle bir yıl sonraki halimiz arasındaki farkı gerçekten bir dosya olarak bizlere sunsalar emin olabilirim ki çoğu kişi o dosyalardaki ayrıntıyı görünce şaşıracaklardır. Bazıları: “Çok şükür ben bu yolda Allahın yolunda ilerleyebilmişim, Allah muvaffak eder inşallah …”der. Ama bazıları da: “Ya hu banane kötülük yolunda ilerliyorsam ne yapayım yani boş ver…” der ve geçer.
   Geçmişimiz bize bağlanmış bir yük gibidir. Kimileri geçmişinde yaptıkları için hesap veremez. Pişmanlıklarla dolu olan bir geçmiş sürekli ne olursa olsun o kişiyi takip eder. Aslında geçmişimizde yaptığımız ne varsa kötülüklerde, iyiliklerde bunları düşünsek hayattan ders alma yönünden çok güzel bir fikir, hangi konuda ders almak istiyorsak geçmişimizde o konunun özetini bulabiliriz. Sadece geçmişimizi irdelememiz lazım…
   Kimileride olacak ki bizim inceleyeceğimiz geçmişimizi o kimileri inceleyecek ve diyecekler ki: “Ya hu senin geçmişin kötülükle dolu senin geleceğin nasıl iyi olabilir ki…” diyerek geleceğimiz ile ilgili düşüncelerimizi mahvetmeye çalışacaklar. Bizler öyle insanların söylediklerine bakarak geleceğimizle düşündüğümüz her şeyi silersek aklımızdan, olacak olan belli; geçmişimize hesap veremeyeceğimiz bir olay daha eklenecek…
   Geçmişimiz, geleceğimize yön verebilir, değiştiremez bunun farkına varmamız lazım, çünkü geleceğimiz ışıkla dolacakken geçmişin karanlıklarına düşmeye gerek yok, sadece o karanlığa bakmak ve düşünmek var. Geleceğimize şu fikirle bakabiliriz: “Artık iyilik yolunda her daim ilerlemeye çalışacağım Allahın izniyle. Bunu kimsenin sözüne aldırış etmeden değil, onların söylediklerini düşünüp kendime yeni yollar çizerek de değil, sadece düşüncelerimizdeki yollarda o kişilerin söyledikleriyle kendi yolumuza bakım çalışması yapmamız lazım mesele sadece bu olması gerek…”
   Yeni bir geleceğe adım atıyoruz her saniye hatta her salise ve bu adımları atarken geçmişimiz bizi tıpkı gölgemiz gibi takip ediyor. Ondan sadece öldükten sonra kurtulacağız aynı nefsimizden kurtulduğumuz gibi…
   Başkaları geçmişimize bakarak bizi sorgulamadan, biz kendimizi geçmişimizle sorgulamamız gerekiyor. Gelecekteki sözlerimize, davranışlarımıza dikkat etmemiz lazım. Artık başıboş sözler söylemek yok diyemeyiz, sadece: “İnşaallah başıboş sözler söylemem.” dememiz daha doğru olur.
   Geleceğimizdeki o parlak ışığa gitmek için, DUA bizim cephanemizdir. Cephaneyi iyi kullanmak gerek, gelecekteki o ışığa sadece dua ile gidemeyiz ama dua ışığa gitmemizi kolaylaştıracaktır…

                               Geçmişin dehlizlerinde büyük bir cesaret gösterip,
                                          Geleceğe umutla bakmamız lazım…

                    
DEVAMINI OKUYAYIM

1 Eylül 2014 Pazartesi

...KAZANMA VAKTİ...


Nefsimiz güneş gibidir, uyuduğumuzda batar.
Ama bizler güneşli havaları severiz. O sıcağın altında sabırla beklemeyi biliriz...
   “Uyu, sakın kalkma daha sonra kalkarsın. Bırak şu işlerini sen kafanı dinlemeye bak. Hem kalkıp boş boş iş yapacağına burada bedenini dinlendirirsin.” aynen böyle söylüyordu Ömer’in nefsi…
   Onun başıboş tembel olmasını istiyordu her zaman ki gibi ama Ömer bu olamazdı. Ömer nefsine yenilemezdi. O anda Bismillah diyerek birden o sıcak ve rahat yatağını bırakıp elini, yüzünü yıkamaya gitti. Şeytan bu duruma çıldırıyordu. Nefsi de yine türlü türlü kurnazlıklar planlıyordu. Ömer abdestini de aldıktan sonra kahvaltı telaşı başlamış oldu.
   Her zaman ki gibi sofrası da bereketliydi. Peynirler, zeytinler, ballar, yağlar hepsi müthiş görünüyordu. Tabi nefsi yemek esnasında bile Ömer’in aklına giriyordu: “Ne o ekmek kırıntılarını topluyorsun, bezle siler atarsın. Hem parmaklarını yalıyorsun falan hiç uğraşma bence.” bunlar Ömer’in aklına çoktan girmişti ama o anda Peygamber Efendimiz(s.a.v) bir hadisi geldi aklına: “Ekmeğe saygı duyun. Çünkü o göğün ve yerin bereketlerindendir. Kim sofradaki ekmek kırıntılarını yerse günahları bağışlanır.” ve hemen bu hadise uyarak, yine nefsine resti çekerek ekmek kırıntılarını yemeye devam etti.
   Daha sonra dışarıdaki işlerini halletmek için hazırlanırken bilgisayardan bazı dosyaları almayı unuttuğu için hazırlandığı anda da bilgisayarının açılmasını bekliyordu. Bilgisayardaki işlerini de halledince evden çıktı… Telefonuyla arkadaşını ararken çoktan buluşacakları yere gitti. Arkadaşına beklediğini söyleyerek lokantadaki yerine oturdu…
   Çok geçmeden arkadaşı da lokantaya geldi. Yemekleri söylerken nefs yine konuşmaya başladı: “Bence sen çok açsın kebap al, yanında pilav al birde yanında salata ama bunlar hep iki porsiyon olsun ne olacak israf olmaz. Sen açsın yemeye ihtiyacın var.” der. Ömer aldırış etmiyordu çünkü yine aklına bir hadis gelmişti: “Az yiyerek maddi manevi hastalıklarınızı tedavi ediniz. Az yiyiniz sıhhat bulunuz.” garsona da sipariş verirken bu hassasiyete dikkat ederek siparişleri verdi.
   Yemekler bittikten sonra iş konusu hiç vakit kaybetmeden başlamıştı. Ömer, arkadaşına bir hafta sonra yapılacak olan konferansın detaylarını gösteriyordu. Bir bakıma organizasyon Ömer’e aitti.
   O sırada çaylar içilirken yanlarına bir kız geldi. Hemen Ömer’in arkadaşı Tolga, kız ile sarıldıktan sonra kız Ömer’e elini uzatarak: “Merhaba, ben Merve.” derken o saniyelerde nefs yine Ömer’in aklına girmeye başlamıştı: “Kıza elini uzatsana ne olacak sanki elini yıkarsın geçer. Bu kadar kasma kendini bence. Ya hu tanımadığın birisi uzat elini hadi.” bu düşüncelere rağmen Ömer, Merve’nin elini sıkacağı yere elini kalbini üstüne götürerek: “Bende Ömer.” der ve Tolgaya dönerek: “Konuştuğumuz gibi yaparsak konferansta Allahın izniyle bir sıkıntı olmaz. Allah yardımcımız olsun. Ben gidiyorum Allaha emanet olun, haberleşiriz Tolga.” diyerek lokantadan uzaklaştı.
   Eve geldiğinde çalışmaları son hız devam ediyordur. Üzerine çalıştığı başka bir konferans vardı. Biraz sıkıldıktan sonra dinlenmek için kitap okumaya başladı. Kitap okurken nefs tavsiyelerine son hız devam etti: “Bence bırak şu kitabı, bilgisayar aç. Orada oyun oyna, internete gir hem kafan dağılır.” Ömer o gün için ilk defa nefsinin isteğini bilgisayarı açarak yerine getirdi.
   İnternete girdiğinde ilk işi facebook’unu açmak oldu. Girdiğinde gelen kutusuna bir tane mesaj geldiğini gördü ve merakla mesajı açtı. Hiç tanımadığı bir kızdan Ömer’e mesaj geliyordu. Ömer ilk önce şaşırdı çünkü mesajda: “Ben seninle tanışmak istiyorum, lütfen mesajımı görünce cevap verebilir misin?” yazıyordu. Hiç mesajı görmemiş gibi bilgisayarı kapattı ve hemen alnını secdeye götürdü. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı çünkü nefsinin götürdüğü yolların tehlikeli olduğunu bilerek hala onun dediklerini yaptığı için Allahtan af dilemek için ağlıyordu.
   Abdestini tazeledikten sonra namazını kıldı ve dinlenmek için bu sefer nefisinin dediklerine uymadan kitabını okumaya devam ediyordu. Uyku tüm güzelliğiyle Ömer’in gözlerine inerken Ömer yatmaya gitti. Dua etmeyi unutarak yattığını fark ettiği anda nefsi günün son akıl dersi olarak yine Ömer’in aklına girmeye çalıştı: “Yat yat hiç kalkma dua etme bugünde, ne olacak sanki uyu hadi çabuk!” Ömer göz kapaklarını açarak gözlerinin beyazı kırmızı olmuş bir şekilde sinirli bakışlarla boşluğa bakarken: “Sus artık senin dediğini yapmayacağım. Git başımdan.” diyerek yatağında doğruldu ve duasını etti. Okuyup üfledikten sonra sağ tarafına dönerek uykunun eşsiz kollarına kendini bıraktı. O sırada Ömer’in nefsi: “Sen şimdi uyu, uyandığında yine ben varım ve sen ölene kadar seninle olacağım…” der ve Ömer’in günü orada biter…
   Hepimiz nefsimizle her gün savaşmak zorundayız... Bu Ömer’in bir günüydü. Kim bilir herkesin bir günü nefsiyle nasıl geçiyordur kesinlikle çok farklıdır. Biz geçirdiğimiz günlerde yaşadığımız zaman içinde onun sözlerini dinlememeye çalışırız inşaallah… Allah yardımcımız olsun…

                                         Her dakika nefsimizin bir oyunuyla karşılaşıyoruz.

                                                 Peki, bu oyunu kazanabiliyor muyuz?
DEVAMINI OKUYAYIM