26 Ekim 2014 Pazar

...KUSURDAN YEŞEREN TECRÜBE...

Deniz kadar kusurumuz olsa -ki bunu istemeyiz-
Dünya kadar tecrübe sahibi olabiliriz demektir...
...Tabi her şeyin en doğrusunu Allah bilir...
   Bilirsiniz ki: “Üstüne toz kondurmamak” diye bir deyimimiz vardır. Bizler bu deyimdeki anlamı bazen her gün, bazense her saat kendi kişiliğimizde uyguluyoruz.
   Nasıl mı sorusuna gelecek olursak: “Kişiliğimize yapılmış olan hiçbir eleştiriyi kabul etmiyoruz, kendimizi kusursuz zannediyoruz bu yüzden de diyorlar ki; “üstüne toz kondurmuyor.” işte buradan kaynaklanıyor deyimin anlamı…
   Neden böyle bir kişiliğe büründüğümüz muamma elbet ama bazı kişilere göre çocukluğunu eziklik içinde geçirmesi, bazı kişilere göre de herkese kendisini kusursuz bir şekilde göstermek istemesi…
   Kusursuzluk hepimizin ulaşmak istediği bir mertebe olabilir ama ulaşmadan kusursuzum demekte insanlığı sığacak bir davranış değildir.
   Gerçi kusursuzluğa ulaşınca da ben kusursuzum demekte tabi ki doğru değildir. Bizler bu davranışı sergilediğimizde haliyle toplum içinde hakaretlere maruz kalabiliriz. Hakaret edenlerin bilinçsizce davrandığı ortada ama bizimde onlardan eksik kalır yanımız yok. Kendimizi kusursuz insan ilan ediyoruz bilinçsizce…
   Bize yapılan eleştirilerin aynı zamanda bize tecrübe kazandıracağının farkında değiliz. Oysaki farkında olsak tüm eleştirileri üstümüze çekmez miyiz?
   Tecrübelerimiz, hayatın her aşamasında bizim dayanağımızdır. Düşünecek olursak, doğduğumuzda yürüyemiyorduk. Daha sonra emeklemeye başladık ve düşe kalka yürüdük. O düşe kalka anlarımız bizim tecrübelerimizdir. Tecrübeye sahip olmasaydık, bugün bir ortama ayak uyduramazdık. Uydurmadığımız zamanlarda zaten o an tecrübe kazanıyoruz demektir…
   Kusurlarımızı başkaları görmeden bizim görüp, kendimizi eleştirmemiz lazım ki birisi olmadan da tecrübe kazanabilelim. Yeri gelir başkaları tarafından öyle bir yerin dibine batarız ki, aslında biz böyle anlarız.
   Anlamak istediğimiz aslında şu olmalıdır; birisi bizi eleştirirken yerin dibine değil, aslında gökyüzüne bir yolculuk yapıyor gibi olmalıyız, tabi bu da ortamdan ortama, kişiden kişiye, eleştiriden eleştiriye değişir…
   Eleştirilere saygı duymamız gerektiği aşikâr bir durumdur, saygımızı bozarsak saygısızca eleştirilmeye devam ederiz. Her şey saygı çerçevesinde olmalı ki, insan olduğumuz anlaşılsın…

                                                        Yaşadıklarımız,

                                                            Tecrübelerimizdir…
DEVAMINI OKUYAYIM

20 Ekim 2014 Pazartesi

...OYUNA GELME...

Vesveseli düşünceler mi?
Patlatalım şu düşünceleri...(tabi patlatabilirsek)
   Üniversite otobüsünden indikten sonra fakülteye girene kadar yağmurun şiddetiyle Ömer’in üstü başı yağmur suyuyla ıslanmıştı. Sınıfa girdiğinde gözleriyle nereye oturacağına bakarken üstündeki montu çıkarıp askılığa astı. Sırasına oturduktan sonra çantasından kitabını çıkartarak sınıfın gürültüsünde anlamaya çalışarak kitabını okumaya başladı. Yanında oturan Fethullah, Ömer’in duyacağı şekilde:
   “Canım çok sıkıldı ya, hocada gelip ders işlese de gitsek.” Ömer sırasının üzerine koyduğu kitap ayracını, kitabının arasına koyduktan sonra:
   “Elbet canın sıkılır Fethullah, baksana sınıfın gürültüsüne sanırsın ki ses bombası.” Fethullah, Ömer’in ses bombası deyişine tebessüm ederek karşılık verdi ve dinlemeye devam etti, “haliyle bu seste kimseyle konuşmamak canının sıkılmasına sebep olabilir ama tavsiyemdir gelirken yanında kitap getirebilirsin. Kitapların içine girdin mi çıkmak istemeyiz bile. Gerçi bu da kitaptan kitaba değişir.”
   “Bakalım ya getiririm hayırlısıyla.” derken sınıfın kapısı kapanmıştı. Belli ki sınıfa Öğretmen gelmişti. Elinde kırmızı renkli küçük not defterini göstererek:
   “Bugün not defterimi de getirdim, önceki hafta ne işlediğimizi söylemek isteyen var mı?” 70 kişilik sınıfta elini kaldıran 3 veya 4 kişiydi. Bunların arasında Ömer de tereddütle elini kaldırmıştı. Söz hakkı elini kaldıran herkese verildi. Ömer de kalkıp bir şeyler anlatmaya çalıştıktan sonra Öğretmen, konuşan kişilerin hepsinin ismini kâğıda yazdı. Ömer ismini söylerken biraz heyecanlanmıştı ama ders onun için başlamıştı…
   Ders devam ederken, aralarda hocanın, öğrencilere soru yöneltmesiyle, Ömer hemen elini kaldırarak cevap veriyordu. Böyle ön planda olması onun hoşuna gidiyordu ama böbürlenmek veya “ben en çalışkanım bunu hepiniz görün.” demek için değil. Sadece derste uyumamak ve öğrendiğini anında dile getirmek için devamlı el kaldırıyordu, haliyle böyle olunca ön planda olmaması imkânsız bir hal alıyordu. Yine birkaç sorudan sonra, hoca derse katılanların ismini not defterine yazarken, Ömer’e bakarak: “Senin ismin neydi?” Ömer sakin bir şekilde:
   “Ömer, orada yazı…” Öğretmen Ömer’in sözünü soy ismini söyleyerek kesti. “Güven, Ömer GÜVEN…” not defterini kapatırken, “Peki, arkadaşlar, bu yazdığım isimlerin hepsine aynı notu vermedim, bazı kişilere biraz daha fazla not verdim, bu kişilerin kim olduğunu tahmin ediyor musunuz?” sınıftan çoğu kişi, “Evet.” cevabını verdikten sonra, Öğretmen’in can alıcı sorusu gelmişti. Ömer’in şaşırıp heyecanlanacağı soru: “Peki, bu kişiler kim?” Ömer için o an her şey ağır çekimle ilerliyordu… Fethullah’ın o anda içtiği suyun sesi, sanki Ömer’in kulaklarına net bir şekilde geliyordu, “luk luk” Ömer bu hal içinde olurken daha da heyecanlanacağı cevap sınıfta ki çoğu kişiden gelmişti: “Ömer’dir hocam.” artık Ömer kimseyi duyamayacak şekilde bir kaplumbağa gibi, kabuğuna çekilerek iç muhasebesini farkında olmadan yapmaya başlamıştı:
   “Oğlum Ömer kendine gel, kibirin kirli ellerine doğru gitme, sakın hee… Nefsin oyunu bu, senin aklına bu düşünceleri sokuyor ki, aklın bunlarla meşgul olsun. Aman Ömer kanma bu oyuna.” Ömer’in vicdanı ya da ruhu adeta, nefse karşı bir mücadele veriyordu. “Oğlum Ömer nefsin oyununa gelmemek için ne yapacağını çok iyi biliyorsun. Salâvat getir Ömer, salâvat…” Ömer, açık olan gözlerini kapatırken bir salâvat getirdikten sonra belini doğrultarak, ciddiyetini bozmadan direk olarak hocaya bakarak dikkatlice dersi dinlemeye devam etti.
   İşte o an anladı ki nefsimiz bize her an vesveseli düşünceler sunabilir. Eğer ki biz bu düşüncelere aklımızda yer verirsek nefsin oyununa gelmişiz demektir.

                                                    Düşünceler, düşünceler,

                                                             Vesveseli düşünceler…     
DEVAMINI OKUYAYIM

12 Ekim 2014 Pazar

...DAVAMIZA SAHİP ÇIKALIM...

"DAVA İNSANI" olabiliriz inşallah...
   Bazen Tarık Bin Ziyad gibi tüm gemileri yakmak gerekir…
   Zamanın İslam ordusu Kumandanı Tarık Bin Ziyad’a, İspanya’yı feth etme görevi verilmiş. Görevi yerine getirmek için yola çıktıklarında tek hedef: “İspanya’yı feth etmekmiş” ve bu görevi yerine getirmek için Cebelitarık boğazının kıyısına gemileri çekerek, yayadan yürümeye karar vermişler.
   Askerlerin gemiye dönüş ümitlerini kırmak içinde tüm gemileri yakmış ve akıllarda kalan tarihi konuşmayı yapmış: “Önümüzde düşman, arkamızda deniz, zaferden başka kurtuluş yolu yoktur.”
   Savaş sonu kazanan taraf elbette ki cesaretliliği ile belli olan Tarık Bin Ziyad’ın ordusu olmuş…
   Anlatmak istediğimiz aslında kararlarımızda sabit olmaktır. Eğer verdiğimiz bir kararda Müslümanlık için engel bir durum yoksa o kararımızın değişmemesi ve o kararımızın İslami yönde gelişmesi en doğrusudur. Bir bakıma DAVA İNSANI olmak gerekir. Nasıl ki bu yazdığımız yazılar bile bir dava uğrunadır.
   Okumamız için, okuyup anlamamız için, anlayıp yaşamamız için, yaşayıp yaşatmaya çalışmamız için belki bu yazılar belki de başka yazılar gerekebilir. Yazdığımız her yazınında arkasında durmak… İşte en önemli nokta burası, eğer ki bir davanın içine girmişsek o davada söylediğimiz her sözün, yazdığımız her kelimenin arkasında durmamız gerekir. Söylediklerimiz doğru veya yanlış olsun, yanlış olunca birisinin uyarılmasıyla yanlış doğruya dönebilir, bunu yaşamamızda bize bir tecrübe kazandırır.
   Aslında bakılırsa Müslümanlık bir davadır, bu dava uğruna başımızı ortaya koymamız lazım, dediğimiz gibi düşüncelerimizde karar kılmamız lazım… Müslümanlar içinde: “Ben Elhamdülillah Müslüman’ım, ben tesettürüme dikkat etmeye çalışıyorum, ben ibadetlerimi Allahın izniyle yapmaya çalışıyorum.”diye böbürlenmeden diyebiliriz.
   Lakin bunları Müslümanlığa karşı olan bir ortamda demek kesinlikle iman gücü ister. Her hangi bir ülkede İslam’a karşı olan yüzlerce hatta binlerce kişi vardır. Bu kişilerin ortamında İslam’ı savunmak dediğimiz gibi iman gücü ister.
   Bizlere derler ki: “Sen namazını kılıyorsun da, ibadetini yapıyorsun da,  (hâşâ)hani Allah… Siz O’na ibadet ediyorsunuz ama o size görünmüyor. Siz başınıza takmışsınız bir bez parçası hem bunu takıyorsunuz diye mi O Allahınız sizi sevecek koruyacak, hangi kafayı yaşıyorsunuz siz ya?” diyecekler, hatta hadlerini aşıp çok daha ağır söz söyleyenler olabilir.
   İslam’a karşı olan bu ortamda İmanımıza, İslamımıza, Davamıza sahip çıkıyorsak ne mutlu Elhamdülillah Müslüman’ım diyenlere… En önemli DAVA: MÜSLÜMANLIKTIR…


                                  Davasına sahip çıkamayanlar gün gelir,

                          Boş bir davanın peşinde sürünürler…
DEVAMINI OKUYAYIM

6 Ekim 2014 Pazartesi

...KURBAN BAYRAMI...



   “Kurbanlık deve ve sığırları Allah’ın size olan nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Ön ayaklarının biri bağlı halde keserken üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları yere yaslandığı vakit de onlardan yiyin, kanaat edip istemeyene de, isteyene de yedirin. Böylece onları sizin buyruğunuza verdik ki, şükredesiniz. Elbette onların etleri ve kanları Allaha ulaşmayacaktır. Ancak O’na sizin takvanız erecektir. Onları bu şekilde sizin buyruğunuza verdik ki, size yolunu gösterdiğinden dolayı, Allah’ı tekbir ile yüceltesiniz. (Ey Muhammed!) Vazifelerini güzelce yapan iyilik sevenleri müjdele.” Hacc Suresi 36 ve 37.ayetlerde Yüce Mevla’mız böyle buyuruyor.
   Kurban bayramının anlamı aslında bu ayetlerde saklı değil. Ne ve ne şekilde yapmamız gerektiği tamamıyla açıklanıyor. Hadislerde de bunların açıklaması gerekiyorsa, hadislerle de bu açıklamalar sağlanabilir. Aklımıza ilk gelen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz(s.a.v): “İmkânı olup da kurban kesmeyen kimse, bizim namazgâhımıza yaklaşmasın.” diye buyuruyor. Kurban Bayramının ne kadar önemli olduğu açıkça vurgulanmıyor mu Peygamber Efendimiz(s.a.v) tarafından?…
   Aslında biz bunları göz önünde bulundurmadığımız bayramlar oluyor. En önemli olanı söylemek gerekirse; imkânı olup da kurban kesmeyenlerdir… Bazı kişilerde şu düşünce vardır: “Ya hu bayram geldi Kurban alacağız da almasak ta olabilir herhalde çünkü paraya ihtiyaç olsa bir anda parayı nerden bulacağız. Neyse seneye kurban keseriz artık.”
   Geleceğimizi bilmediğimiz halde geleceğe ölçü biçmeye çalışıyoruz…
   Para elbette ki ihtiyaçtır ama Kurban kesmekte mezheplere göre değişse bile zaruret dışında yani imkânımız yoksa kesmemekte bir sıkıntı yoktur ama varsa imkânımız, Kurban kesmek vacip olmuş olur. Bahane üretmeye gerek yok.
   Bir ayakkabı yırtılmadan sadece eskidi diye hemen yeni ayakkabı alıyoruz. Tabi ki almamız yanlış değil ama Kurban kesmeye imkânımız olduğu halde kesmiyorsak ve de o durumda ayakkabı alma mevzusu olursa elbette ki durum yanlış olur.
   Kurban paylaşmaktır herkesin bildiği gibi ve bu paylaşmada en önemlisi gösterişin sıfıra inmesidir…
   Bazıları vardır ki kestiği kurbanın etini verirken sanki karşıdaki kişiyi ezerek zevk alır. İnanılması güç bir durum lakin böyle bir gerçek söz konusu…
   Kurban Bayramının maddi yönünden sıkıntılar olduğu gibi manevi yönden de sıkıntılar oluşabiliyor. Bayramları bayram yapan içimizdeki insan sevgisidir. Eğer insan sevgisi olmazsa bayramlarda kapımızı çalanlar her geçen bayram biraz daha azalabilir.
Gidilmeyen yere gelinmez diyorlar. Bazı kişiler bu düşünceyi benimsemiş olacak ki bayram günü bazı evlerde ki konuşmalarda şunlar geçiyor: “Hanım, falanca kişi bize önceki bayram geldi mi? Gelmedi, eee o zaman biz niye gidelim ki.” bu doğru bir davranış değil.
   Şahsi fikrim budur çünkü onlar gelmedi diye bizde gitmez isek, çocuklara bayramlık elbiseler almaya da gerek kalmaz. İlk adımı atmak daima büyüklüktür, erdemdir. Kurban Allaha yakınlaşmaktır ama bunu bayram ziyaretlerinde de, kurbanı başkalarına dağıtırken de bu vasfı sürdürecek davranışlar sergilemeliyiz. Allaha yakınlaşmak ile başladıysa bayram, o şekilde de tamamlamaya çalışmalıyız…


                                         Kurban maddi olarak önemli olduğu kadar
                                      Sayılamayacak kat kadar da manevi önemi vardır…     
DEVAMINI OKUYAYIM