29 Aralık 2014 Pazartesi

...YIL(AN)IN BAŞI...

fotoğraf:Google'dan
   “Onların: “Ey Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve ayaklarımızı sağlam tut ve kâfir kavme karşı bizlere yardım et” demekten başka bir sözleri de yoktu.” diye buyuruyor Rabbimiz Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerimde… Bu duayı ettikten sonra duaya iştirak etmemek ne büyük bir acı…
   Her yılbaşı, televizyon kanalları başta olmak üzere yaşadığımız şehrin neredeyse her tarafı çam ağaçlarıyla çeşit çeşit süslerle süsleniyor. Sebebi; yeni yılın gelmesiymiş. Herkes oynayacak, gülecek, eğlenecek tabi en sonunda belki de yanacak, belki diyoruz çünkü “Hüküm Allahındır”…
   Bir işe başlayacaksak inşallah deriz, birisinin bebeğini gördüğümüzde maşallah deriz, dikkat ettiyseniz hep Allah lafzını kullanıyoruz lakin mesele yılbaşı olunca: “Allahı da bir gün unutalım.” diyoruz ne kadar dilimizle telaffuz etmesekte yaptıklarımız bu cümleye tekâmül ediyor. Ne garip değil mi? Eğlenceler kutlamalar diyoruz aslında tamamıyla efsanelerden oluşan Noel’i bizler büyüte büyüte sanki gerçekte kutlanması farz olan bir şey haline getirdik.
   Noel diyoruz da hangimiz kendimize şu soru soruyor: “Ya hu bu Noel nerden gelmişte kültürümüzde yer bulmuş?” bu soruyu belki bazılarımız soruyordur, sorduğumuz zaman kaynaklar bize şu cevabı veriyor: “Efsanevi Hıristiyan inanışına göre; miladi 4.yüzyılda yaşamış olan Aziz Nikolaos adındaki Hıristiyan azizi, Roma İmparatoru Konstantin’in rüyasına girmiş ve idama mahkûm edilen üç subayı kurtarmış. Bu olaydan sonra adı yayılan Nikolaos hayır kurumlarının, loncaların çocukların ve bazı şehirlerin koruyucu azizi olarak benimsenmiş ve daha sonra Noel Baba olarak anılmış.” efsane çılgıncaymış gerçektende bizim Göktürklerin Ergenekon destanı gibi… Bu Noel Baba, bizim Dede Korkut’tan daha popüler, hem de kendi kültürümüzde…
   Şimdi baktığımızda reklamlara bile konu olmuştur bu Noel saçmalığı, Amerikalıların rüyayı büyütmesiyle de bu Noel Baba’nın bir zamandan sonra havada yürümek zor olduğundan buna 8 tane ren geyiği almışlar, sonra köpek almışlar. Altına da bir kızak çekmişler daha sonra da ona görev vermişler her bacadan içeri oyuncak at diye, bizlere de bu şaçma hikâyeye inanmamız beklenmiş ve maalesef neyin ne olduğunu bilmeden inanmışız.
   Çoğu televizyon dizilerinde bu konu ilgi odağı oluyor ve nasıl fikirlerini bize empoze ettiklerinin farkında bile olmuyoruz. Hıristiyanlar eğlence yapmasının sebebi kendi inançlarına göre Hz. İsa(a.s)’in doğum günü olduğundan kutluyorlar. O günlerde hediyeleşiyorlar, her yeri süslüyorlar, vur patlasın, çal oynasın şeklinde bir gün geçiriyorlar. Kendimize soralım biz neyi, neden kutluyoruz. Birisi eğlence diyince aklımız çalışmıyor herhalde; “eğlence nerde biz orada.” diyerek günaha doğru ilerliyoruz.
   Noel’le yılbaşı birbirinden farklıdır ama birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Sözüm o ki bilmediğimiz sadece geçmişten gelen anlatımlarla Noel denilen bir şeyi kutluyoruz. Sırf eğlenmek için, o günlerde hindi kesiyoruz, her yıl olduğu gibi sokaklara akıyoruz ve en son olarak üçten geriye sayıyoruz. Düşündüğümüz zaman saçma değil mi? 3, 2, 1 yuppiiiii… Bu nedir ya, düşünerek hareket edelim. Öyle yerlerde bulunmak bile bizlere, imanımıza zarar veriyor. Ayrıca Kurban Bayramında iman edip Kurban kesenlere hakaretler savururken; “hayvan katilleri” diyerek bizi aşağılamaya çalışırken, yılbaşı günü hindi kesilirken bu kişiler nerede? Evde tombala çekiyorlardır herhalde…
   Gözler görmek istemiyorsa, kulaklar duymak istemiyorsa gerçekler daima bizden uzaktadır. Hadis-i şerifte: “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa onlardandır.” buyruluyor. Peki, bizim yaptığımız nedir? Onların yaptıkları gibi eğlenmek… Yazık ki aklımız varken düşünerek hareket etmiyoruz. Bizler böyle olduğumuz sürece hayatımız günah yoluna doğru sürüklenecektir ve onlar yani İslam düşmanları amaçlarına ulaşacaktır.

                                                 Aklın varsa yılbaşı kutlamayı,

                                                           Bir daha DÜŞÜN!
DEVAMINI OKUYAYIM

22 Aralık 2014 Pazartesi

...ŞÜKÜR GEREKTİREN NİMETLER...

Ufukta bir güneş,
Belirsin artık!
   Allahu Teâlâ’nın bize verdiği hediyeler vardır. Milyarlar değerinde veya trilyonlar değerinde değil, paha biçilemez değerde ki hediyeler…
   Düşündüğümüz zaman bu hediyelerin bir anda aklımıza gelmesi çoğu kişiye göre olanaksız. Aynı bulmaca sorusu gibi “paha biçilemez hediyeler” o zaman şimdi aklımızı düşünme aşamasına sevk edelim.
   Size şimdi bir teklif bulunacağım, aynı teklifi bana da bir başkası yapmıştı. Güzel bir teklif lakin karşılığında istenilen vermek istemeyeceğimiz bir şey… Teklif şu: “Sizlere 50 trilyon, bir villa, en güzelinden bir de araba ve son olarak size Türkiye’yi yönetme fırsatı veriyorum.” çok uçtuk ama olsun, karşılığında isteyeceklerim yanında bunlar hiçbir şey…
   Karşılığında ise şunları istiyorum: “50 trilyon karşılığında gözlerinizi, villa karşılığında kulaklarınızı, araba karşılığında dilinizi, Türkiye’yi yönetme karşılığında aklınızı” çok güzel teklif bence değerlendirebilirsiniz. Aslında şaşırmış olabilirsiniz, Furkan kafayı sıyırmış diyebilirsiniz. Diğer türlü düşünecek olursak, anlatmak istediğimizi de anlamış olabilirsiniz.
   Teklifi yükseltebilirim ama karşılığında boyutu küçük değeri büyük olanı da isterim. Dünya dolusu para karşılığında sizden kalbinizi istiyorum…
   Bu söylediklerim ayrı olarak verilemez, hepsi bir arada, paket gibi yani, istediklerim kısacası şöyle: “Görmeyeceksiniz, duymayacaksınız, konuşamayacaksınız, düşünemeyeceksiniz ve son olarak yaşamayacaksınız yani canınızı istiyorum...” Para bizim değerlimizdir diyebiliyoruz hataya düşüp, hani para değerliydi. Ne oldu? Olan şu; canımız karşılığında dünya dolusu serveti reddettik.
   Rabbimizin bize verdikleri karşısında düşüncelerimizle, yaptıklarımızla hala yanlış yolda olduğumuzu bilerek ve isteyerek ilerliyoruz…
   Bunu soran kişi 50 trilyon vereceğim dedikten sonra şunu söylemişti: “Bu para karşılığında bana hep dua eder misin? Beni her yerde anlatır mısın? Bunu sadece 50 trilyon karşılığında yapar mısın?” bu sorular karşısında şaşırmıştım.

   Şaşırdığımı görünce asıl manayı anlatmaya başlamıştı: “Allahu Teâlâ bize verdiği paha biçilemez nimetlerin karşılığında biz O’na kulluğumuzu tam yapamıyoruz. O’nu her yerde anlatamıyoruz çünkü bilmiyoruz O’nu öğrenmeye çalışmıyoruz.” asıl mana ufkumu genişletmişti.
   Ufukta bir güneş belirmişti, dünya malını bu kadar çok isterken, Allahın bize verdiği nimetler karşılığında yerimizden kalkmıyoruz…
                   
                                           Mevla’yı anarsan tüm uzuvlarınla,

                                  Onlarda Ahirette seni anar. Sakın unutma!  
DEVAMINI OKUYAYIM

15 Aralık 2014 Pazartesi

...KALEM DİLE GELİNCE...


Düşüncelerin kalemden kağıda dökülme isteğiyle,
Kalemin kağıtla buluşma anı...
   Düşünceler çoğalıyordu, zihni bulanma derecesine gelmişti. Bir çıkar yol bulup düşüncelerini toparlaması gerekiyordu ama nasıl? Bu soruyu Ömer günlerce, haftalarca düşünmüştü ama ne yazık ki düşünceleri hala aynı durumdaydı. Sade ve şekilsiz düşünceler…
   Düşündüğü o kadar çok şey vardı ki hangi düşüncesini toparlasın bilemiyordu. Ömer, bu aralar düşünceliydi ama bir o kadarda düşüncelerini gerçekleştirmeyen bir kişi olmuştu. Güzel düşüncelerini, öğrendiği bilgileri hoş sohbet çerçevesinde insanlığa o düşünceleri yaymak Ömer’in ilk isteğiydi. İsteğini yapmak için bazı adımlar atması gerekiyordu.
   Atması gereken ilk adım ise: “İNANÇ” hedeflerini şekillendiren düşüncelerine inanıyordu. İnanması gerekiyordu yoksa insanlar Ömer’e inanmazdı. Hem düşünecek olursak gerçekleşmesine inanmadığımız bir projeye insanların inanmasını nasıl bekleyebiliriz ki… Ömer adım atmaya devam etmeliydi. Hedefine az kalmış olabilirdi bunu düşünmek bile Ömer’i motive etmeye yetiyordu ve Ömer ilerliyordu ikinci adımı atmak istiyordu.
   İkinci adımı ise: “DOĞRULUKLARI ARAŞTIRMAK” inandığı yolda sadece HALK için değil de HAKK için yürümenin doğru olduğundan hedefindeki yanlış düşünceleri kaldırması gerektiğini anlıyordu. Halk için yürüdüğü yolun sadece dünyalık olacağını biliyordu.
   Mesele hem Dünya’ya hem de Ahiret’e çalışmak. Tek tarafa yönelmek Ömer’in doğru bulmadığı bir seçimdi. Araştırmalara hız kesmeden devam etmek istiyordu. Bunlar aklında planladığı düşüncelerdi; önce bir amaç olacak bu amaç hedef halini alacak ve hedeflere inanılacak. İnanıldığı vakit doğrular araştırılacak… Ömer, yattığı yerden düşüneceğine eline kâğıt kalem alıp yazmayı tercih etmiyordu. Adımlar çok ama adımları atan yok.
   Kendi kendine: “Ömer, ne istiyorsun, neden bu kadar düşünüyorsun, dünyayı sen mi kurtaracaksın, niye başının ağrımasına sebep oluyorsun…” nefsi üşengeçliğini aşıp Ömer’in kanına girmişti. Bir yandan da vicdanı veya kalbinin sesi konuşmaya devam ediyordu: “Ne mi istiyorum; insanlık bilinçlensin istiyorum, insanların görebildiği halde gözlerini kapatıp yanlışları görmemesini istemiyorum bilakis doğruları gözü varken, kulağı varken hatta düşünebiliyorken bilsin istiyorum.
   Herkesin bir şeyler yapmasını istiyorum; insanlık için… Ahiret için bir şey yapmalarını istiyorum… Ama sen, sen, sen yapıyor musun Ömer? Söylesene düşünmekten başka ne yapıyorsun. Düşüncelerini kendine saklamaktansa başkalarına aktarmayı denesene Ömer… Senin yüreğin yok mu Ömer? İnsanlık cahiliye devrinin bittiğini zannediyor. Oysaki cahiliye devri her geçen gün biraz daha artıyor Ömer. Hiç değilse bir yerden başla bir şey yap. Ya Allah BİSMİLLAH de ve başla Ömer…” vicdan denilen soyut kavram an itibariyle Ömer’in yüreğine saplanan ateşli bir mızraktı sanki…
   Ömer vicdanının söylediklerine rağmen düşüncelerini başka insanlara aktarmanın ilk adımı olan: “Yazma” kısmını yapamıyordu. İşte o an son kozunu oyuna sürme vaktiydi: “Koşul sunma” Ömer kendisini koşullandırmanın en iyi yol olacağını düşünerek: “Eğer bir hafta içinde amacımı gerçekleştirmek için gideceğim hedefte yol kat etmem lazım ve en az 5 sayfa düşüncelerimi yazacağım. Eğer yazmamış olursam… Saçlarıma elveda demek zorunda kalacağım. Düşünceleri kâğıda dökmek karşılığında saçımı kestirmek… Güzel anlaşma, bu koşul bana iyi geldi yoksa hareket edeceğim yok.” çözüm basitti yapmak Ömer’e kalmıştı ve Ömer ilk defa bu kadar kararlıydı…
   Artık düşüncelerini kâğıda dökmesi gerektiğini biliyordu ve kalem dile geliyordu…

                                                      Düşünceler gün olur,

                                                          Kalemden kâğıda dökülür…   
DEVAMINI OKUYAYIM

7 Aralık 2014 Pazar

...İDEALİST İNSAN...

Ufukta bir fikir var,
Gerçekleştirebilirsek ne mutlu bize...
   Güzel hayallerin veya güzel fikirlerin peşinde koşan, hayallerini gerçekleştirmek isteyen idealist insanlar, Allahın izniyle hayallerini gerçekleştirebilirler. Peki, bu cümledeki idealist insan nasıl birisi acaba önce ona bakmak lazım…
   İdealist kelimesinin kökü idea’dan gelir. İdea kelime manası olarak düşünce demektir falan bunlardan fazlaca bahsetmeye gerek yok. Kelimenin derinlemesine inmeden her zaman dediğimiz gibi işlevine bakalım.
   İdealist insan düşündüğü fikirlere sıkı sıkıya bağlı ve bu fikirleri gerçekleştirmek için elinden gelenin fazlasını yapmaya çalışan, günün yarısını uyuyarak geçirmeyen, teknolojiyi her zaman keyif için değil de düşüncesini veya hayalini biraz daha geliştirmek için kullanan insandır. Bu tanım daha da uzar ama kısa ve öz olarak yeterlidir sanırım.
   İdealist olmayı herhalde herkes ister ama her zaman olduğu gibi idealist olmak düşüncelerimizde yatar, hatta yatmakla kalmaz uykuya dalar. Her insan yalnız kaldığında düşüncelerini işleve dökmek için kendisiyle sohbet edebilir. Bu çoğu insanda geçerlidir.
   Geçen gün, bende aynı düşünceler içindeydim. Hayallerinin peşinden koşmak isteyen bir insan olarak düşüncelerimi ortaya dökerek başladım kendimle sohbet etmeye: “Furkan, bak diyorsun ki hayallerim var ve bu hayallerinin insanlığa faydalı olacağını düşünüyorsun. Peki, gerçekleştirmek için ne yapıyorsun, ben sana söyleyeyim; “yatıyorsun değil mi?” aslında yatmadığın zamanlarda var o zaman ne yapıyorsun… Dur tahmin edeyim; “arkadaşlarınla geziyorsun değil mi?” ve hala bunlara rağmen hayallerim var, ben idealist bir insan olacağım, insanlığa faydalı olacak fikirlerimiz var diyorsun ama bunları gerçekleştirmek yerine tam tersi bir performans sergiliyorsun. Her düşüncenin sonunda tabi Allahın izniyle diyorsun, Allahın yardımıyla diyorsun çok güzel ama yattığın yerden Allahın yardımını beklemek müminin yapmayacağı bir harekettir.” kendimle olan konuşmam aynen bu şekilde oluyor. Aslında sizde bu konuşmayı bir yerlerden hatırlamış olabilirsiniz. Kendinizle de böyle sohbetlere girmişsinizdir belki kim bilir…

   Aklınızda, idealist bir insanın yapması gerekenler biraz da olsa oluştu sanırım. Bu söylediklerimizin hepsini biliyor olabilirsiniz ve bildiğinizden dolayı: “Bunu neden okudum ki, ne katacak bu yazı bana.” diyor olabilirsiniz. Hatta bende böyle bir yazı okusam belki bende aynı ifadeyi kullanacağım ki kullanırsam yanlış bir düşüncede olduğumu söylemek isterim çünkü bu yazılarda bir bakıma ilaç gibidir, ağrı kesici gibi…
   Hasta olduğumuzda bizi iyileştirecek bazen tek ilaç olmayabiliyor. Hatta aynı ilaçlardan sabah, akşam devamlı içtiğimiz bile oluyor sadece iyileşmek için… Yazdıklarımızda aynı bunun gibidir yani bu yazıya benzer binlerce yazıyla karşılaşmış olabiliriz fakat ilaçlara devam ettiğimizde nasıl ki iyileşme evresi hızlanıyorsa bu yazılarında her biri bizleri idealist bir insan olma evresinde hızlandırabilir…

                                             İdeallerinin peşinde koşan,
                                                 İdealist insanlar oluruz inşallah…
DEVAMINI OKUYAYIM

1 Aralık 2014 Pazartesi

...KIRIK KALPLER...

Kalp kırmak yerine,
Gül koymak gerek kalbe...
   Şimdi sizden bir şey isteyeceğim. İstediğim sizi biraz şaşırtabilir: “Herhangi bir yakınınızın yanına gidip, bu arkadaşınız, anneniz, babanız, dedeniz veya başka yakınlarınız olabilir. Onların yanına gidip karşısında durduğunuz da elinizi yumruk yapıp tüm gücünüzle o sevdiğiniz, değer verdiğiniz yakınınızın yüzüne veya herhangi bir yerine yumruk atın. Sertçe, acımadan incitin en sevdiğiniz kişiyi…” herhalde bu kısmı okuduktan sonra aklınızdan şu geçiyor olmalı: “Ya bu ne diyor şimdi, söylediğinden bir şey anlamadım neyse bu işin sonunu nereye gidecek merak ettim.” çoğu kişide bu düşünce mevcut an itibariyle…
   Bu dediğimi yapmazsınız değil mi hiç değilse isteyerek yapmazsınız. Aslında gidip sevdiğinize yumruk atmak size çok saçma geldi ama şöyle de bir gerçek var ki; bu söylediğimi hepimiz ister istemez yapıyoruz.
   Nasıl yaptığımızı söylemeden önce şu soruyu sormak istiyorum: “Fiziksel olarak yumruk atmak mı daha çok canımızı acıtır, bizi daha çok incitir, yoksa sözlü olarak yapılmış hakaret, eleştiri veya söylenen herhangi bir kelime mi?” çoğu kişi 2.seçeneğin canımızı daha çok acıtacağını, bizi daha çok inciteceğinde hem fikir olduğumuzu zannediyorum.
   1.seçenekte vücudumuzda oluşan yaralar hiç değilse bir zamandan sonra geçer ama bizi incitecek olan bir söz duyduğumuzda bazen bu yara sarılamayacak kadar büyük ve iyileşemeyecek kadar olanaksız olur.
   Kalp bir kere kırılınca kalbin parçalarını yapıştırmak bir hayli zaman alabilir ama belki de o yaralar hiç yapışmayabilir. Yapışsa bile kırılan camları yapıştırdığımızda o camın önceden kırık olduğunu hep bildiğimiz gibi o kalbinde kırıldığını biliyoruzdur.
   İster istemez en yakınımızı nasıl incittiğimiz ortada aslında. İncitici bir söz,  kalbin inşaatına son vermektir. İnşaatın en altına bomba gibi bir söz söylendiğinde “BUMM” inşaat çöker…
   Kendimden örnek vermek gerekirse: “Dedem namaza gittiğinde, benimde gelmemi isterdi. Benim cevabım kalp kırmak için verilmese de dedemin kalbi kırılabiliyordu. Ben: “Dede biraz işlerim varda sen ikindi namazına tek git nasipse akşam ezanına birlikte gideriz olur mu dedem?” dediğimde dedemin üzülerek verdiği cevap: “Tamam Furkan.”dı.
   Burada önemli olan empati kurmak yani 80 yaşında ki bir insanın ne düşünebileceğine az da olsa kafa yormak gerekir. Fiziksel temas yok ama incinme var üzülme var işte demek istediğimiz tam olarak bu… Çoğu kişi gençliğinde, bende dâhil olmak üzere anne ve babamızın verdiği nasihatlere sert çıkışlar yapıyorduk.
   Güya büyüdüğümüzü düşünerek: “Artık beni çocuk yerine koymayı bırakın büyüdüm ben ya” diyorduk oysaki ailemizin bizim sadece iyiliğimizi düşündüğünü unutarak onlara böyle sert cevaplar veriyorduk. Bakıldığında farkında olmadan yumruktan daha sert bir vuruş yaparak sevdiğimiz insanları incitiyoruz. Bu incitmeleri biraz düşürmek için empati kurmamızın şart olduğunu biraz önce söylemiştik. Tekrar ediyoruz ki bu kural aklımızda yer etsin ve inşaallah yer eder…
   Biz bunları söyledikten sonra veya sizler okuduktan sonra bir daha kimseyi kırmamaya dikkat edeceğim diyorsanız kademe atlamışız demektir. Ama bundan sonra da aynı hataları yapmayacağız anlamına gelmiyor bu dediğimiz çünkü bazı olaylar yaşadığımızda yine ister istemez kalp kıracağız bunu sadece biraz önlemek adına empati kuralını unutmayıp hayatımıza nakşetmeye çalışacağız...

                     İncitici bir söz ile yumruğun arasında ki fark,

                        Soyut ile somutun arasındaki fark gibidir…
DEVAMINI OKUYAYIM