Değerli İnsan

Hoş geldin Kalbi Güzel ...Dilerim burada istediğini bulursun...Huzurlu günler...

15 Haziran 2019 Cumartesi

ALGILAMAK VE KAVRAMAK

algılamak ve kavramak

İnsanoğlunu hayrette bırakan birçok şey vardır. Kendince olağan ve olağanüstü diye oluşturduğu iki sınıftan ikincisine girenlere hayret eder. Tabii herkesin kendine göre bir olağan ve olağanüstü kriteri vardır. Kimisi için olağanüstü olan harika bir şey başka birisinin hiç dikkatini bile çekmeyebilir. Her ne kadar böyle farklılıklar olsa bile yine de insanı hayrette bırakan hususlar birbirine yakın özellik arz eder.
Örneğin benim hayret ettiğim hususlardan biri, şu her zaman bakıp da görmekte zorlandığımız, beraberinde olduğumuz halde fark etmediğimiz, çoğu zaman uzun uzun inceleyip de inceliklerine nüfuz edemediğimiz, düşünen, sevinen, üzülen ve farkına varabilen; insandır. Aslında kısaca insan demek yeterli olurdu. Çünkü bütün bu sıfatlar insan ismi altında toplanıyor. Veya bu sıfatları sayfalarca uzatmak da mümkün. Çünkü insan saymakla kolay kolay bitirilemeyecek sıfatlara sahip mükemmel bir varlık.
Aslında sadece “insan” değil, insanın sahip olduğu birçok özellik de beni hayrette bırakır. Bunlardan sadece “konuşma” özelliği bile başlı başına bir araştırma konusudur.
Sahi insan nasıl konuşur? Ses tellerinin titremesiyle mi?
Diğer canlıların birçoğunun da ses teli var ve ses tellerinin titremesiyle ses çıkarırlar. Ancak onların sesleri insanınki gibi hem “karmaşık” hem de “sistemli” değil.
Ağzı hareket ettirmekle mi?
Eğer ağız hareketiyle konuşmak oluşuyor olsaydı herhalde en fazla yemek yerken konuşurduk. Ki böyle bir durumda özellikle yalnız başımıza yemek yediğimizde, bizi uzaktan görenler herhalde pek de haz duyarak seyretmezlerdi.
Konuşmak insana mahsus olan, sadece ses, ses telleri, ağız hareketiyle değil; birçok unsurun bir araya gelmesiyle oluşan komplike bir özelliktir. Papağan gibi bazı hayvanlarınki konuşmak değil sadece bir ezber ve tekrardan ibarettir. Ezber kapasiteleri de birkaç kelimeden öteye geçmiyor.
“Konuşma eylemi yüzlerce kasın, saniyenin çok küçük bölümlerinde, enfes bir eş güdümle çalışması sonucu gerçekleşiyor. Önce beyinde konuşulan dile göre bir düşünce formüle ediliyor, sonra beynin konuşma merkezlerini içeren bölge harekette rol alacak kaslara gerekli emri veriyor. Şaşılacak olan, bu kasların her birinin sıralarını bilmeleri, arka arkaya harekete geçerek harfleri, heceleri, kelimeleri, cümleleri oluşturmaları ve ortaya bir ses çıkarmasıdır.”
Bu bilgiler yıllar önce okuduğum ve çok etkilendiğim Hayata Yeniden Başlamak isimli kitapta yer alıyor. Şu an sahip olduğumuz ama kıymetini bilmediğimiz bazı nimetlerin sıralandığı bu kitapta sesin oluşmasının teknik boyutu bu şekilde izah ediliyor ve “Konuşmanın teknik anlatımını yapabilmek veya ne kadar rahat yaptığımızı söylemek kolay olabilir” deniyor. Oysa başımıza gelen bir sıkıntıdan dolayı bir anlığına konuşamadığımızı düşünürsek konuşmanın ne kadar büyük nimet olduğunu anlayabiliriz. Düşünsenize anlatmak istediğiniz çok şey var ama anlatamıyorsunuz. Her zamanki gibi konuşmaya çalışıyorsunuz ama ses diye bir şey çıkmıyor. Böyle bir durumda dünyamız ne kadar karanlık olurdu!
Bir de her insanın ses tonuna ayrı olması, kiminin hızlı kiminin yavaş konuşması, konuşma özelliklerinin ayrı olması, şivelerin farklılığı vs. vs. gibi hususlar var ki bunlar da sesi özel kılan diğer özelliklerdir.
İşte sadece bir ses ve konuşmadan yola çıkarak bile anlıyoruz ki bu özellikler kendiliğinden oluşmuş yahut bazı sebepler vasıtasıyla meydana gelmiş yahut tabîi olarak meydana gelmiş değildir. Kasıtlı bir “verme” neticesinde insanda var olmuştur.

Evet insanın konuşma özelliği, insanı hayrete düşüren sayısız harikalıklardan birisidir. Eskiler “Allah hayretinizi arttırsın” derlermiş. Çünkü aslında hayret edilecek çok şey var ama insana normal gelmeye başladığından dolayı basit bir şeymiş gibi görülüyor. Allah'ın hayretimizi arttırmasındaki kasıt, bu hayret edilecek mükemmellikte olan nimetlerin farkına varmamız ve onların geldiği mercii bilmemizdir.
Yazımızı yine aynı kitaptan bir bölümle sonlandıralım:
“Hiç düşünmeden, yorulmadan, tasarlamadan, enerji harcamadan her dakika yapabildiğimiz ve belki de ölene dek yapabileceğimizden şüphe etmediğimiz konuşma eylemi, aslında son derece kompleks bir olaylar dizisi sonucu ortaya çıkıyor. Vücudumuzun her organında aynı düzeni ve disiplinli çalışmayı görmek mümkün. Her şey olması gerektiği gibi ve her şey tam olması gereken yerde...
Gözlere sahip olmak gördüğümüz anlamına gelmez. Leonardo da Vinci'nin dediği gibi 'saper vedere' yani görmeyi bilmek...
İşte varoluşumuzu anlamlı kılan budur: algılamak ve kavramak...”


Yazan: İkram Aslan

DEVAMINI OKUYAYIM

13 Haziran 2019 Perşembe

BORÇ VE ÖDEME ÂDÂBI BÖLÜMÜ

borç ve ödeme âdâbı bölümü

Ebü Müsa (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "AIIahu Teala nazarında, bir kulun Allah tarafından yasaklanan kebirelerden sonra, beraberinde getirebileceği en büyük günahlardan biri, kişinin ödenecek karşılık bırakmadan üzerinde borç olduğu halde ölmesidir. "
Ebü Davud, Büyü 9, (3342).
Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim, ödemek arzusu iIe insanların malını alır ise, Allah (onun borcunu) ona bedel eda eder. Kim de telef etmek niyetiyle halkın malını alırsa Allah onu telefeder."
Buhâri, İstikrâz 2.
İmrân İbnu Huzeyfe (rahimehullah) anlatıyor: "Meymüne (radıyallâhu anha) fazlaca borca giriyordu. Ailesi bu meselede müdâhale edip ayıpladılar. Şu cevabı verdi: "Borcu bırakmayacağım. Ben dostum ve can yoldaşım aleyhissalâtu vesselâm'ı şöyle söylerken dinledim: "Bir borçla borçlanan bir kimsenin ödeme niyetinde olduğunu Allah bilince, onun borcunu Allah mutlaka dünyada iken öder."
Nesâi, Büyü 99, (7, 315); İbnu Mâce, Sadakât 10, (2408).
Hz. Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki.: "Borcunu ödeyebilecek durumda olan zengin kimsenin ödemeyi geçiktirmesi zulümdür. Biriniz bir zengine havâle olunursa (havaleyi kabül etsin.)"
Buhâri, İstikrâz 12, Havâlât 1, 2; Müslim, Müsâkât 33, (1564); Muvatta, Büyü 84, (2, 674); Ebu Dâvud, Büyü 10, (3345); Tirmizi, Büyü 68, (1308); Nesâi, Büyü 101, (7, 317).
eş-Şerrid (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselàm) buyurdular ki: "Zenginin borcunu savsaklaması, haysiyetinin ihlal edilmesini ve cezalandırılmasını helal kılar."
İbnu'l-Mübàrek der ki: "Irzını helâl kılar", kendisine kaba davranılır demektir. "Cezalandırılması" da, hapsedilmesidir."
Ebü Dâvud, Akdiye 29, (3628); Nesâi, Büyü 100, (7, 316); İbnu Mâce, Sadakât 18, (2427); Buhâri de bâb başlığında kaydetmiştir. İstikrâz 13.

DEVAMINI OKUYAYIM

12 Haziran 2019 Çarşamba

DAVAR

davar

Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (4/119)
Dedi ki: "O, benim asamdır; ona dayanmakta, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak düşürmekteyim, onda benim için daha başka yararlar da var." (20/18)
İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da renkleri böyle değişik olanlar vardır. Kulları içinde ise Allah'tan ancak alim olanlar 'içleri titreyerek-korkar'. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır. (35/28)
Sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan kendi eşini var etti ve sizin için davarlardan sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz? (39/6)
Allah O'dur ki, kimine binmeniz, kiminden yemeniz için size (bir yarar olmak üzere) davarları var etti. (40/79)
O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden eşler, davarlardan da çiftler var etti. Sizleri bu tarzda türetip-yayıyor. O'nun benzeri gibi olan hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir. (42/11)

DEVAMINI OKUYAYIM

11 Haziran 2019 Salı

BU NE MÜFSİDANE TEKLİFDİR!

bu ne müfsidane teklifdir!

Devir, “Yavuzu kahhar” diye anılan öfkeli hünkâr Yavuz Sultan Selim devri... Öfkeli, ancak keyfe keder hükmetmek yok, zulmetmek yok; her şey kitabına uymalı ki, Zembilli Ali Cemali Efendi’nin ya da İbni Kemal Hoca’nın ihtarına maruz kalmasın. Zira, özellikle Zembilli Hoca, “Hükümden ayrılırsan halline (padişahlıktan azledilmek) fetva veririm” diye gürleyen insandır. Hoca, dünyevi kudret ve kuvvetlerden değil, sadece Allah’tan korkan bir gönül ve hukuk adamıdır. Öyle olduğu için de Zembilli Hoca’nın karşısında tir tir titremektedir. Aslında korktuğu şey hukuktur, onun dışına çıkma endişesidir. Mercidabık Seferi pahalıya patladığın dan, hazinenin paraya ihtiyacı olur. Yavuz Defterdarından (Maliye Bakanı) para bulmasını ister. Defterdar bir formül teklif eder:
“Hünkarım! Hazinei Hümayündaki akçe darlığını izale itmek içün, bir fırsat zuhur itmişdur. Şam’ın en zengin adamı vefat itdi. Gerüye altı aylık bir oğlancuk ile külliyetli miktar akçe bıraktı. Çocuğun katlı, meblüğın müsadere (el koyma) ile hazineye kaydı hususunda, ferman Hünkarundur.” Yavuz Padişah bunu duyar duymaz yerinden fırlıyor, müthiş bir öfke bulutu halinde kükrüyor: “Bre! Bu ne müfsidane bir tekliftir? Bilmez misin ki, biz buralara ahaliye baskı ve zulüm yapmağa değil, ahaliyi baskı ve zulümden kurtarub rahat ittirmeğe geldük; ahalinin malını mülkünü müsadereye değil, daha fazla zengin itmeğe geldük; milletin huzurunu bozmağa değil, huzur kaynağı olmağa geldük!” Derin derin nefeslendikten sonra, ekliyor: “Müteveffaya rahmet, malına bereket, oğluna afiyet, gammaza lanet.”

DEVAMINI OKUYAYIM

10 Haziran 2019 Pazartesi

MUİZ

Muiz

İzzet veren, ağırlayan, yücelten şeref ve haysiyet veren.
Cenab-ı Hak buyuruyor: "De ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, her şeye güç yetirensin." (Âl-i İmran, 26)
Muiz ve Muzil isimleri Kur'an'da isim olarak geçmez, sadece fiil olarak geçer. Allah kimi yükseltmişse onu aziz, kimi de alçaltmışsa onu da zelil kılmıştır. Aziz veya zelil olmak dünyada geçekleştiği gibi âhirette de gerçekleşir. Muiz, düşmanlarına karşı dünyada dostlarına destek verip onları üstün kılan, âhirette de onları en güzel şekilde ağırlayıp aziz kılandır.
Allah dostlarını, kendisine ibadet ve itaat etmede başarılı kılarak onları onurlandırmış ve aziz kılmıştır. Zira Allah'a itaat etmekten daha üstün bir izzet yoktur.  Allah dostlarını: kanaatkarlıkla, amellerde samimi ve ihlaslı olmakla, nefislerinin arzu ve isteklerini terk etmekle aziz kılmıştır.
Mülkü dilediğine veren O'dur. Herkimin kalbinden perdeyi kaldırıp Cemalini müşahede ettirirse kanaat nimetine gark ederek mahlukatından kimseye muhtaç bırakmazsa, kuvvet ve teyit bahşederek nefsine onu ezdirmezse, işte onu aziz kılmış ve daha dünyada iken ona mülkü vermiş olur. 
Havas ve Esrarı
El- Muizzü ism-i şerifi, dünya ve ahirette aziz olmak, insanların yanında sevimli olmak ve her türlü fenalıklardan korunmak için, "Ya Muizzü Celle Celalühü" diyerek 117 kere okunur.
Kim, akşam namazından sonra veya cuma gecesi El- Muizzü ism-i şerifini 40 defa okursa; Allahü Teala hazretleri onun heybetini halkın kalbine koyar.
Hasetten ve zulümden korunmak için El- Muizzü ism-i şerifi 570 defa okunup secdeye varılırsa okuyanın duası kabul olunur.

DEVAMINI OKUYAYIM

8 Haziran 2019 Cumartesi

HAYAT DEĞİŞİR

hayat değişir

Hayat doğal olarak güzeldir ve insanı ömür boyu mutlu edecek bütün imkanlara sahiptir. Aslında mutsuzluğumuzun nedeni hayat veya başka insanlar değil, zihnimizdeki anlamsız kalıplardır. Bu kalıplar hiçbir değişime uymazlar, o yüzden öncelikle bu kalıpları zihnimizden atmamız gerekir.

Hayat sürekli değişimi gerektirir. Hiçbir şeyin olduğu gibi kalması mümkün değildir. Şimdi her şeyin değiştiği bir dünyada, bu şeylerin aynı kalmasını isteyenler mutlu olabilirler mi?

Krishnamurti, hayatın yenilendiğini ve sürekli değiştiğini bir ırmağın akışına benzeterek anlatır ve 'yaşam ırmağı' dediği olayı şöyle izah eder: “Irmak kenarlarında göllenmiş su birikintilerini hemen hemen herkes bilir. Balıkçılar tarafından yapılan, bazen de başka maksatlarla açılan bu çukurların zamanla ırmaklarla bağlantısı kesilir. Bu göllerin üzerlerini, (içindeki su durgun olduğu için) zamanla pislik ve yosunlar kaplar.  Netice olarak artık bu göllerde balıklar yaşayamaz olur.'

İnsanlar da buna benzer; hızla akıp giden hayatın hemen yanında küçük dünyalar kurarlar kendilerine. Bu küçük dünyaları içinde zamanla hayatla irtibatlarını keser ve kendilerini yalnızlığa mahkûm ederler.

Hayata kötü damgasını vuran bu insanlar, aslında kötü olanın kendi yaptıkları 'göletler' olduğunun farkına bile varmazlar. Hayat selinden korunmak için kazdıkları bu çukurlara, önce kendileri düşerler. O sırada hayatın yanlarından akıp gittiğini hiç algılamazlar.

Oysa hayatın asıl güzelliği ve canlılığı bu akıştadır. Kendilerini göletlere hapsederler ve hayatın dinamik olduğunu ve sonsuza dek değiştiğini bir türlü kabullenemezler.

Değişimin sırrını anlayanlar, hayattan korkmaz ve kaçmaz, Her şeyin olduğu gibi kalmasını isteyenler ise, korkuyla geçici değerlere sarılırlar. Bu değerler, bazen gelenekler bazen mal mülk ve bazen de mevki veya çocuklar olabilir.

Ama bu ne kadar mümkündür? Dikkat edilirse hayat, onu olduğu gibi kabul etmeyenler için tahammülü oldukça zordur.


Yazan: Dr. Zülfikar Özkan

DEVAMINI OKUYAYIM